<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kandil Dergisi Dil ve Edebiyat Derneği</title>
	<atom:link href="http://www.kandildergisi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kandildergisi.com</link>
	<description>Aylık Kültür-Sanat ve Edebiyat Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 15 May 2012 14:53:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>KAHVERENGİ KIRÇILLI PALTO</title>
		<link>http://www.kandildergisi.com/2012/05/kahverengi-kircilli-palto/</link>
		<comments>http://www.kandildergisi.com/2012/05/kahverengi-kircilli-palto/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 21:27:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EKMEL CAN GÖKDAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[20. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[HİKAYE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kandildergisi.com/?p=2388</guid>
		<description><![CDATA[<p><img src=""/></p>Kuru temizlemeciyle arası iyi değildi, terziyle de bir kere sevişmişliği vardı. İç cebinin gövdeyi tutan iplikleri birer birer özgürce dans etmeye başlayınca, terzinin ince ve narin parmakları arasında okşanmış, bu bir anlık ilgi hoşuna gitmemişti. Yabancılamıştı büsbütün. En mahrem yeriydi iç cebi. İç cebinin sahibi cüzdan ise çoğu hiç aranmayan –büyük ihtimalle de bundan sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src=""/></p><p>Kuru temizlemeciyle arası iyi değildi, terziyle de bir kere sevişmişliği vardı. İç cebinin gövdeyi tutan iplikleri birer birer özgürce dans etmeye başlayınca, terzinin ince ve narin parmakları arasında okşanmış, bu bir anlık ilgi hoşuna gitmemişti. Yabancılamıştı büsbütün. En mahrem yeriydi iç cebi. İç cebinin sahibi cüzdan ise çoğu hiç aranmayan –büyük ihtimalle de bundan sonra hiç aranmayacak- kartvizitlerle, gereksiz fişlerle doluydu. Cüzdanın şöyle bolca parayı henüz bir arada görmüşlüğü yoktu. Neredeyse 15 yıl olmuştu paltonun fişinin başka bir cüzdana girmesi. Fiş başka cüzdanlarda saklandıktan sonra bu cüzdan, 3 yıllık bu kahverengi kırçıllı paltoya eşlik etmeye başlamıştı.</p>
<p>Yaşlıydı kahramanımız. Sırtına ve omuz başlarına aklar bile düşmüştü. Kahverengi ile de pek güzel olmuşlar, paltoya bambaşka bir hava katmışlardı. Hava dedik ya, o kış çok sert geçmekte, yılbaşının üstünden tam 20 gün geçmesine rağmen, ıssız sokakların çoğunda ilkokul çocuklarının yaptıkları kardan adamlar siluetlerini kaybetmiş olsalar da hala sağlamdılar. Bu kış da paltolara çok iş düşmekteydi. Kim severdi aylarca gardıroba tıkılmayı. Keskin naftalin kokularının içlerine, ta iç ceplerine, astarlarına sindirilmesinden  kim hoşlanırdı? Şanslılarsa üzerlerine naylon poşet geçirilirdi. O paltoların, kışları havasından geçilmez, bildiğimiz naftalin kokusu  sanki çok pahalı bir parfümmüş gibi, sokaklarda, sahiplerinin üstlerinde kibirle dolaşırlardı. Ama bu kölelik ilişkisiydi. Sahibinin istediği yere gider, istediği vestiyere asılır yada oturduğu sandalyenin arkasına itina ile bırakılırdı. Sanki al derdi sahibi ” ben içinden çıkıyorum, biraz sandalye giysin seni” . Bazı sahipler paltoyu cansız bir elbise olarak görür, sandalyeye astıktan sonra popolarının bir köşesiyle üstlerine otururdu. Terkedilmiş olarak görürlerdi paltolar kendilerini. Ellerinden bir şey gelmezdi, zaten kol kısımları da o zamanlarda çok bol gelirdi onlara.</p>
<p>Bazı günler tüm şehri dolaşan paltolar, bazen günlerce evden çıkmazlar, çok değer verdikleri sahiplerinin hastalıklarını, sıkılganlıklarını, yalnızlıklarını üstlerinde taşırlardı. Vestiyerde tek başlarına iseler sıkılırlar, biraz güneş açınca üzülürler, kendi içlerine kapanık olurlardı o zamanlar. Kimi yerlerde dört mevsim yaşanır, iki mevsimli ülkelerdeki arkadaşlarını kıskanırlardı. Ama o kadar çok giyilmek de hemencecik yıpratırdı bünyelerini, ki bu kahramanımız çok şanslıydı, uzun bir ömrü olmuştu. Bıraksak sahibini gömer, yeni sahibine daha ak bir halde giderdi. Ama bu kadar uzatmayacağım bu paltonun ömrünü. Trajik bir bitiş olup olmadığı ise ileride görülecek zaten.</p>
<p>Sahibinin fakirliği onu iyice yalnızlığa sürüklemişti. Zaten hiç arkadaşı olmamıştı. İki başlıklı demir vestiyerde bazen bir hırka, bazen bir şapka takılı kalırdı. Sabaha kadar dertleşirlerdi. Ama onların dili çok farklıydı. Palto kadar sahibine yakın değillerdi onlar. Şapka dediğin sadece başını çevreler, hırka ise palto kadar uzun olamazdı. Sahibine değmek onlar arasında sanki bir statü farkı yaratmaktaydı. Mutluydu kahramanımız, sahibine en yakın oydu, en çok tercih edilen de oydu. Sıkıysa kara kışın ortasında paltosuz çıksaydı ya dışarı. Bak o zaman nasıl titreyerek dönerdi eve. O zaman eski dostu battaniyesine sarılır, sıcacık yatağından günlerce çıkamazdı. Bilirdi bunu sahibi, sapkası da bilirdi, hırkası da.</p>
<p>Fakirlik ve soğuk bir olmuş, küçük gecekonduda hüküm sürmekteydi. Sahip sabahları kalkar, dünden kalma çayın altını yakar, yine dün akşamdan kahvaltı için bıraktığı ekmeğin diğer köşesini, zor kesen bıçağı ile ikiye ayırır, peynirini yerleştirirdi. Kahvaltısı hazırdı. Sonra yatağına uzanır birkaç saat daha uyurdu. Soğuk pencereden içeri süzülür, bazı günler battaniye ile palto bir olur, öğlene kadar sahiplerini korumak için yarışırlardı. Aralarındaki dostluk buradan gelmekteydi. Altta olan şanslıydı, sahibine en yakın olan oydu ve bu genelde battaniye olurdu. Sahip bazen iş aramaya çıkar battaniyesini toplanmamış yatağının üzerinde öylece bırakırdı. Palto o zamanlarda göz ucuyla battaniyeye bakar, hırkaya ufak bir selam çakar, şapkaya saygıyla eğilir önünü düğmelerdi.</p>
<p>Yine o günlerden biriydi. Sabah kalktı çayın altını yaktı, ekmeğini tam ortadan bölmek istedi ama bir tarafı kabukları bende kalsın dercesine bencillik yaptı. Peyniri çıkardı dolaptan. Arasına doldurdu. Bugün canı peynir çekmişti, bol bol koydu. Bazen böyle şımarıklıklar yapardı, paltoyla hırka gülümsediler, battaniye ise içerde üşüyordu. İlk lokması her zaman ki gibi büyüktü. Peynirli kısma hemen gelmek istiyordu. Çaydanlık suyun kaynadığını belli etti. Sabırlıydı sahip, sıcacık olsun isterdi çayını. Ama şımarıklıkta bir yere kadardı. Şekerin kalmadığını anladığında ettiği ufak küfürle çayı küstürdü, şapkayı güldürdü. Battaniye küfürü duymadı ama duysa hoşuna gitmezdi. Uyku sersemiydi hala o. İkinci ve üçüncü lokma seri şekilde ekmekten parçalar kopardı. Çay iyice kaynadı, bardağa değdi. Şekersiz çay ne illet bir şeydi. Ne kadar parası kaldığını düşündü dördüncü lokmayı çiğnerken. Peynirin tadı artıyordu her lokmada, zaten ısırabileceği de iki, bilemedin üç lokma daha kalmıştı. Şeker varmış gibi bir çay kaşığını bardağına bıraktı. Beşinci lokmada kaşığı çıkardı. Ama beşinci lokma çok değerliydi onun için. İyice çiğnedi onu. Sadece beşinci lokma ile, kısa aralıklarla üç yudum çay bile içebildi. O sırada bir aydır kontörü olmayan telefonu çaldı, dördüncü yudum da hemen arkasından geldi. Diliyle dişlerini temizledi, kısa bir öksürük ve telefonun yeşili hala belli olan, eğimli ahize şekline bastı. İş için çağırıyorlardı. Kahveye gitmesi gerekliydi. Paltosuyla göz göze geldi. Kahverengi kırçıllar kabardı, sevilmek istenen kedi gibi. Az daha miyavlayacaktı palto ama şapkanın alaycılığından utandı. Hiç bahsetmediğim ayakkabılarını giydi. -Bahsetmeye pek değer değillerdi ama bunu diyemeden geçemeyeceğim. Yaz kış aynı ayakkabıyı giyerdi, ne palto hoşlanırdı kendisinden ne hırka. Bazen battaniye bile dedikodusunu yapardı. Vestiyere yakın yerde duran ayakkabının kokusu bazen naftalin kokusunu bastırır, battaniyeyi huzursuz edecek kadar uzağa bile giderdi. Sahip olan bitenden habersiz uyurken, ayakkabı ile atışılır, ev küfür ve kavga sesleri ile dolardı.- Kapıyı açtı, paltosunu giydi, paltonun neşesi yerine geldi. Pis kokulu ayakkabısını da giydikten sonra son bir hamle ile şapkasını başına geçirdi. Öyle ya iş bir iş görüşmesiydi bu. Kim bilir hangi eve odun taşıyacaktı, az da olsa bahşiş alabilecek miydi? Kahveye gidene kadar bunları düşündü. Hırka ve battaniye evde yalnız kalmışlar mutfaktan gelen ses hakkında tahminlerde bulunuyorlardı.</p>
<p>Sahip kahveye geldi. Tam yirmi dakika tek günlük patronunu bekledi. Bir çay istedi. Kendine güveniyordu. İşi alacaktı. Çayına iki şeker, kahverengi paltonun cebine 4 şeker attı. Palto memnuniyetle karşıladı şekeri. Artık alışmıştı o da. Sağ cebi zaten yapış yapış olmuştu, ne çıkardı biraz daha şekerden. Muhabbete koyuldular.</p>
<p>Büyük patron kapıdan girdi. Odun taşıma işinde anlaştılar. Çok fazla odun taşınmayacaktı, iş yeri de yakındı. Taş çatlasa iki saatte hallederdi. Zaten o iki saate hemen geçiverdi. Parasını aldı, cüzdanına koydu. Şekerler yavaş yavaş sertliğini kaybetmekteydi. Palto işini iyi yapıyordu. Eve doğru yol almaya başladı. Önündeki iki günü de çıkarmış sayılırdı. Marketten bir ekmek aldı. O sırada şımarıklığı tuttu yine sahibin. Ucuz bir sigara istedi marketten. Çok nadir sigara içerdi. Ama keyiflenmişti bugün. Bir tane hemencecik yakmak istedi ama kibriti evdeydi. Bir çakmağı bir kerelik ödünç aldı. Evde ateş boldu o esnada. Hırka ile battaniye sesin nereden geldiği hususunda tartışmışlar ama bir cevap bulamamışlardı. Sonra sıkılmışlar, sanki bir bilmecenin cevabını düşünüp bulamamışlar gibi susmuşlardı ama zihinlerinde yankılanan soruya da cevap aramaktan tam olarak kurtulamamışlardı. Bu sessizlik esnasında kapı açıldı, sahipleri gelmişti, taze ayak kokusu da getirmişti. Ayakkabının yorgunluktan dili dışarı çıkmıştı. Kendi kokusuna alıştığından evdeki kokuyu alamıyordu. Sahip ise eve girince keskin kokuyu fark etti. Ayakkabının tekini, diğer ayağının ucunu topuğuna bastırarak bir çırpıda çıkardı, bir adım attı, diğerini de aynı şekilde çıkardı. Ayakkabının dili hala dışardaydı, nefes nefese kalmıştı ikisi de. Doğruca mutfağa gitti sahip. Kömür gibi kararmış çaydanlığı gördü, çaydanlığa üzülmeye vakit kalmadan alevleri fark etti. İki üç saniye kadar düşündü ne yapacağını. Herkes sahibi izliyordu, palto ve şapka ise olayı daha yakından görüyor, meraklı battaniye ne olmuş ne olmuş diye hırkaya sesleniyordu. Sahip o üç saniye içinde iki şıktan birini eleyip, paltosunu çıkardı. Şapkası yeterince büyük değildi ateşi söndürmek için. Paltoyu ters yüz etti, o güzel kırçılları ateşe doğru giderken kimisi korkudan döküldü, kimisi ateşe göğüs gerdi. Çaydanlığın üstüne attı paltoyu, hemen ocağın altını kapattı. Hafif hafif dumanlar yükselirken, paltonun çığlıklarından battaniye neler olup bittiğini anlamıştı. Ateş söndü. Sahip paltoyu kaldırdı. Paltonun sırt kısmı eriyip gitmişti. Kırçıllar yanmış, kimisi topak topak olmuş, korkak olanlar yüzlerini birbirlerine dönmüş ama yine de bu acı sondan kaçamamışlardı. Sahip paltoya şöylece bir baktı, cüzdanını hatırladı bir an. İç cebine elini soktu. Sanki paltonun kalbini çıkarır gibi cüzdanını aldı, sağlam mı diye baktı. Bu esnada palto son nefesini verdi. Cebindeki şekerler iyice eridi. Sahip küfürler eşliğinde kalan son iki lokmasını ağzına attı, cüzdandaki parasını tekrar saymak için cüzdanını açtı. Yeni bir palto alması gerekiyordu artık.</p>
<p>&nbsp;</p>

		<div class='author-shortcodes'>
			<div class='author-inner'>
				<div class='author-info'>
			Ekmel Can GÖKDAL</p>
		</div> <!-- .author-info -->
			</div> <!-- .author-inner -->
		</div> <!-- .author-shortcodes -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kandildergisi.com/2012/05/kahverengi-kircilli-palto/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇİÇEKLİ ŞİİRLERİN GÖLGESİNDE</title>
		<link>http://www.kandildergisi.com/2012/05/cicekli-siirlerin-golgesinde/</link>
		<comments>http://www.kandildergisi.com/2012/05/cicekli-siirlerin-golgesinde/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 21:25:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BETÜL YASEMİN EROL</dc:creator>
				<category><![CDATA[20. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[DENEME]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kandildergisi.com/?p=2402</guid>
		<description><![CDATA[<p><img src=""/></p>“Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.”[i] Siz bayım, hiç çiçeklerden derlenmiş bir renk cümbüşünün ardında kayboldunuz mu? Ben bu cümbüşten örtüyü zaman zaman üzerime sarınır uyurum. Güneş her gün bir ahdi doğrular gibi doğduğunda, beni örtüme sarınmış bulur. Söküklerim var kimse bilsin istemem ve elim dikiş tutmaz işin kötüsü. Çer çöp tutmuş sokaklarda dolaşır, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src=""/></p><p>“Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi<br />
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.”<a title="" href="file:///C:/Users/Halil%20%C4%B0brahim%20%C3%96zt%C3%BCrk/Desktop/DED/KAND%C4%B0L%20DERG%C4%B0S%C4%B0/20.%20May%C4%B1s%20Say%C4%B1s%C4%B1%20-%202012/Bet%C3%BCl%20Yasemin%20Erol%20-%20%C3%A7i%C3%A7ekli%20%C5%9Fiirlerin%20g%C3%B6lgesinde.docx#_edn1">[i]</a></p>
<p>Siz bayım, hiç çiçeklerden derlenmiş bir renk cümbüşünün ardında kayboldunuz mu? Ben bu cümbüşten örtüyü zaman zaman üzerime sarınır uyurum. Güneş her gün bir ahdi doğrular gibi doğduğunda, beni örtüme sarınmış bulur. Söküklerim var kimse bilsin istemem ve elim dikiş tutmaz işin kötüsü. Çer çöp tutmuş sokaklarda dolaşır, kimsenin bilmediği şarkılar mırıldanırım. İçimde hiç susmayan bir gıcırtı var. Bazen merak ederim bu sesi dışarıdan işiten var mı diye. Eğer içimin sesini duyan kulaklar varsa her göz söküklerimi görüyor demektir. Usta bir terzi değilim, kimse alelade yamanmış ruhumu görsün istemem. Ya siz bayım, iyi bir terzi olabildiniz mi? İyi terziler tatlı uykusuna dalmadan önce çocuklarına çiçekli masallar anlatabilirmiş. Ben sinema salonlarında uyumayı tercih ederim çünkü daha önce hiç masal dinlemedim. Güneş delici bir alet gibi gözlerimin içinde yer ettiği sabahlar, bir hükümdar gibi davranıyor. Böyle gün doğumlarında gökyüzüne bakmaktan çekiniyor gözlerim, tüm gün yerde geziyorum. Her türlü çirkinlik kaldırım taşlarında ve ben yüzümü düşürüp onları seyrediyorum. Siz hiç kaldırım taşlarında duru bir gökyüzü gördünüz mü bayım? Mesela hayal edin, meğer böyle rengârenk balonlar uçuyormuş falan. İşte böyle bir anda bozuk bir ahenk, taş plaktan cızırdıyor ve ben çöpleri kabuk bağlamış sokağa uyanıyorum yeniden.</p>
<p>“Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı<br />
Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım”</p>
<p>Çiçekli şiirler yazdığımda sanki ardına gizlendiğim perde yırtılıyor ve yeniden kendim oluyorum. Sanki bir trene binivermişim de yol kenarlarını süsleyen çiçekleri seyre dalıyorum. Az ileride ayçiçeği tarlalarına rast geliyorum. Terziler ayçiçekleri topluyor. Gün dönüyor ve ayçiçekleri bakışlarını güneşle eş batırıyor. Ben hem susuyor hem susuyorum. Bir yerlerde çiçekli bir kuyu olmalı. Derinindeki zindanlar çoktan yıkılmış kuyular, en şifalı suları sunmalı. Hayat suyum diye çiçekli şiirleri yudumlamalıyım. Dört mevsimden en çok sevdiğim bahar, renkleriyle kuşatmalı ruhumu. Söküklerini keşfettiğim içimin sesini, herkesten önce ben duymalıyım. “İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu” bayım? Terzilerin ehil birer rüya yorumcusu olduklarını duydum. Rüyalarımı acilen yorumlatıp perdelerden sıyrılmalıyım. Artık saklanmaktan hoşlanmıyorum bayım. Beni en çok denizler heyecanlandırıyor ve ben rüyalarımda hep suyu ve deniz kabuklarını görüyorum. Kendimi ait hissettiğim ada çok uzağımda değil. Ada ki mevsimlerin şakasını ve erguvanları hatırlatan denize konduruluvermiş küçücük bir parçadır. Dört tarafım su. Ruhum çiçekli sularda yıkanıyor bayım. Tıpkı yeni doğanın misklerle donatıldığı gibi bende yeniden doğmak istiyorum. Bir şeyi merak ediyorum: Siz hiç öldünüz mü? Ölmek ki yeniden doğmaktır ve işte bu yüzden “ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.”</p>
<div>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="file:///C:/Users/Halil%20%C4%B0brahim%20%C3%96zt%C3%BCrk/Desktop/DED/KAND%C4%B0L%20DERG%C4%B0S%C4%B0/20.%20May%C4%B1s%20Say%C4%B1s%C4%B1%20-%202012/Bet%C3%BCl%20Yasemin%20Erol%20-%20%C3%A7i%C3%A7ekli%20%C5%9Fiirlerin%20g%C3%B6lgesinde.docx#_ednref1">[i]</a> Tırnak içindeki dizeler Didem Madak’ın “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!” şiirinden alıntılanmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>

		<div class='author-shortcodes'>
			<div class='author-inner'>
				<div class='author-info'>
			Betül Yasemin EROL</p>
<p>Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı 3. sınıf öğrencisi.
İstanbul’u ve çocuk kitaplarını seviyor.
Denizin mavisi, çimenin yeşili içini açıyor.
Gezmeye, görmeye, okumaya, yazmaya pek meraklı ve yolculukların ilaç olduğuna inanıyor.
Kendini çoğu zaman içinden geçenin peşinde buluyor.</p>
		</div> <!-- .author-info -->
			</div> <!-- .author-inner -->
		</div> <!-- .author-shortcodes -->
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kandildergisi.com/2012/05/cicekli-siirlerin-golgesinde/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DERDİ OLAN NEYLESİN?</title>
		<link>http://www.kandildergisi.com/2012/05/derdi-olan-neylesin/</link>
		<comments>http://www.kandildergisi.com/2012/05/derdi-olan-neylesin/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 21:23:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER FARUK YANICA</dc:creator>
				<category><![CDATA[20. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİİR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kandildergisi.com/?p=2368</guid>
		<description><![CDATA[<p><img src=""/></p>Tam da bir sene oldu nur cemalin göreli Ah! Zümrüt gözlü dilber, güzellerin güzeli O günden sonra sana vuruldum sanma sakın Derdinle biçareyim kendim bildim bileli &#160; O acele tavrımı merak ettiysen eğer Şöyle bir geçmişe dön, benden yana kulak ver Orda izler bulacak, farkına varacaksın Göreceksin bu garip senin neyinmiş meğer. &#160; Hiç kötü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src=""/></p><p>Tam da bir sene oldu nur cemalin göreli</p>
<p>Ah! Zümrüt gözlü dilber, güzellerin güzeli</p>
<p>O günden sonra sana vuruldum sanma sakın</p>
<p>Derdinle biçareyim kendim bildim bileli</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O acele tavrımı merak ettiysen eğer</p>
<p>Şöyle bir geçmişe dön, benden yana kulak ver</p>
<p>Orda izler bulacak, farkına varacaksın</p>
<p>Göreceksin bu garip senin neyinmiş meğer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiç kötü düşünmedim, bunu böyle bilesin</p>
<p>Lal olup sussa mıydım? Derdi olan n&#8217;eylesin?</p>
<p>&nbsp;</p>

		<div class='author-shortcodes'>
			<div class='author-inner'>
				<div class='author-info'>
			Ömer Faruk YANICA</p>
		</div> <!-- .author-info -->
			</div> <!-- .author-inner -->
		</div> <!-- .author-shortcodes -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kandildergisi.com/2012/05/derdi-olan-neylesin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KADININ ARZ-I HALİ</title>
		<link>http://www.kandildergisi.com/2012/05/kadinin-arz-i-hali/</link>
		<comments>http://www.kandildergisi.com/2012/05/kadinin-arz-i-hali/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 21:21:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SENEM GEZEROĞLU</dc:creator>
				<category><![CDATA[20. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[DENEME]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kandildergisi.com/?p=2382</guid>
		<description><![CDATA[<p><img src=""/></p>Var mı beni içinizde tanıyan?  Yaşanmadan çözülmeyen sır benim!  Kalmasa da şöhretimi duymayan,  Kimliğimi tarif etmek zor benim.  Ben Leylâ… Bir vaveylâ gibi Mecnun’un kalbine düşen… Aşk masallarının kalbine değen ve gezen dilden dile… Asırlarca… Bilirim, hep Mecnun’un esâmesi yayıldı gönül sayfalarına… Oysa kimse bilmezdi “Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı” olduğunu… Ve yine kimse bilmezdi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src=""/></p><p><em>Var mı beni içinizde tanıyan? </em><br />
<em>Yaşanmadan çözülmeyen sır benim! </em><br />
<em>Kalmasa da şöhretimi duymayan, </em><br />
<em>Kimliğimi tarif etmek zor benim. </em></p>
<p>Ben Leylâ…<br />
Bir vaveylâ gibi Mecnun’un kalbine düşen… Aşk masallarının kalbine değen ve gezen dilden dile… Asırlarca…<br />
Bilirim, hep Mecnun’un esâmesi yayıldı gönül sayfalarına… Oysa kimse bilmezdi “Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı” olduğunu… Ve yine kimse bilmezdi, Mecnûn’un adımı anarak çektiği her âhın döne döne yol alıp ciğerime köz köz oturduğunu…<br />
Kimse bilmezdi.<br />
Ben Leylâ… Leyl demişler ilkin… Gece gibi karanlık, gece gibi sessiz, gece gibi tenhâ.. Veyl olsun bana ki, aşkım aşkın değilse yedi kat gökten… Zeyl olsun bu hikâye ki, aşk henüz sona erip gül gibi bitmemişse yedi kat yerden…<br />
Ben Leylâ… Ben ki yıllarca yüreğimde taşımışım bu sevdayı… Taşmamışım, dolmuşum da… Mecnun haykırmış dağa, taşa, ota, kuşa… Mecnun aşkını elif elif dokumuş bir hattat gibi, dünya sayfalarına. Ben susmuşum. Çünkü Leyla demişler bana. Gece gibi karanlık, gece gibi sessiz, gece gibi tenhâ…<br />
Ben Leylâ… Bir gün sormuşlardı bana: “Mecnun’un aşkı mı büyük senin aşkın mı yoksa?”<br />
“Benim aşkım!” deyiverdim pervasızca. “Mecnun bu aşkı dilden dile düşürdü, oysa ben kalbimde büyüttüm sevgimi. Sustum. Kan kustuysam da sustum…<br />
Zor olan âşık olmak değil, o aşkı saklayarak yaşamak…<br />
Sonunda buldum.</p>
<p><em>Niceler sultandı, kraldı, şahtı;<br />
Benimle değişti talihi bahtı;<br />
Yerle bir eyledim tâc ile tahtı;<br />
Akıl almaz hünerlerim var benim.</em></p>
<p>Ben Şirin…<br />
Elîm bir sevdânın en derin hikâyesi…<br />
Ben dağ, ben su, ben Ferhat’ın efendisi…<br />
Uğruna konulan baş, uğruna gözlerden değil dağlardan akan yaş…<br />
Şimdi sen sus ey nakkâş Ferhat! İşlediğin her nakış bana âşık bir bakış olarak dönerken köşkün duvarlarına, ben ismini taa ezelden nakşetmişim aynaların ardına.<br />
Ben Şirin…<br />
Yüzyıllar sonra bir ölüm haberi gibi düşmüşüm toprağın kollarına.<br />
Ben Şirin…<br />
Ferhat köşkleri nakşederken aşkını kalbine dokuyan Şirin… Ferhat dağları delerken dağ dağ yığılmış acıları volkanlarca gönlünde taşıyan Şirin… Ferhat’ın ölüm haberine kahrolup ondan evvel kefenler giyen Şirin…<br />
Ahhh ki ben, ismi Şirin, aşkı hazin…<br />
Ben su gibi akıp giden mısralarına dağ gibi kafiyeler getirdim Ferhat denen Şi(i)rin.</p>
<p><em>Bülbül benim lisanımla ötüştü,<br />
Bir gül için can evinden tutuştu,<br />
Yüreğine Toroslardan çığ düştü,<br />
Yangınımı söndürmedi kar benim. </em></p>
<p>Ben Aslı…<br />
Vuslatın koynunda alev alev yanan Kerem’in ta kendisi, aslı…<br />
Daha dünyaya dahi gelmemişken bir elma çekirdeği ile Kerem’in aşkla tutunduğu… Senelerce yüzüme bakıp kalbinde uyuttuğu… Yollarını, yıllarını verip gözlerime ay gibi tutulduğu… Önce kendini kaybettiği ve aslını bulduğu neden sonra…<br />
Ben Aslı…<br />
İlmik ilmik düğümlü, ölüme örülü bir aşkın yangınıyım.<br />
Yanan Kerem, kül olan ben…<br />
Kanayan Kerem, gül olan ben…<br />
Ağlayan Kerem, sel olan ben…<br />
Ben Aslı…<br />
Aslında aşkını ararken aslı yanan bir aşkın kadın kahramanı…</p>
<p><em>Kimsesizim hısmım da yok hasmım da&#8230;<br />
Görünmezim cismim de yok resmim de..<br />
Dil üzmezim tek hece var ismimde,<br />
Barınağım gönül denen yer benim. </em></p>
<p>Ben Züleyha…<br />
Önce Yusuf’un efendisi…<br />
Sonra Yusuf’un kölesi…<br />
Varlıktan yokluğa geçerken kalbim, heplikten hiçliğe inerken ismim…<br />
Ben Züleyha…  Aşkın ta kendisi…<br />
Ben rüyalarla bildim Yusuf’un ilmini. İlkin aşkla bildim, Yusuf’un rüyasının ilmini. Aşkın bir rüya, dünyanınsa ancak bir riya olduğunu ilkin o vakit öğrendim. Rüya ile riya arasında bir harf acziyetiyle irkildi ilmim.<br />
Ve sonra, Yusuf atılırken kuyulara, dört duvar arasında çürüyen bend/im.<br />
Yusuf bütün güzelliğiyle arz-ı endam ederken kadınlar meclisinde ve doğranırken parmaklar… Kan revan içinde kalan bendim.<br />
Yusuf zindanlara düşerken aşkın parmaklıkları içinde çile dolduran bendim.<br />
Bendim cesaretin timsali…<br />
Bendim esaretin emsali…<br />
Ben Züleyha…<br />
Kadın yanımla mâşuk olmayı dilerken âşıklık düştü payıma…</p>
<p><em>Yeryüzünde ben ürettim veremi;<br />
Lokman hekim bulamadı çaremi;<br />
Aslı için kül eyledim Kerem’i;<br />
İbrahim’in atıldığı kor benim.<br />
Benim adım AŞK! </em></p>
<p>Ve ben aşk…<br />
Bir kadının en mahkûm ve yine de en masum kelimelerinde nihanım…  Yüzyıllar geçmemişken ve söz yere düşmemişken henüz… Tomurcuk tomurcuk dile düşmenin adıyım… Gül gibi kızarmanın, yanmanın, yakılmanın diğer adı… Yazılmanın belki de bir isimden diğerine geçerken tek bir harf sukûtuyla…<br />
Ben aşk… Aşk okunsun, dokunsun diye sevda nakışları… Bir kadının kalbini aldım kalem diye elime…<br />
Yazdım cümle cümle…<br />
Cümle âleme…</p>
<p><em>Not: Metinde geçen dörtlükler Cemal Sâfi’ye aittir.</em></p>
<p>&nbsp;</p>

		<div class='author-shortcodes'>
			<div class='author-inner'>
				<div class='author-info'>
			Senem GEZEROĞLU</p>
		</div> <!-- .author-info -->
			</div> <!-- .author-inner -->
		</div> <!-- .author-shortcodes -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kandildergisi.com/2012/05/kadinin-arz-i-hali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÖYKÜNÜN SENARYOLAŞMIŞ HALİ (1)</title>
		<link>http://www.kandildergisi.com/2012/05/oykunun-senaryolasmis-hali-1/</link>
		<comments>http://www.kandildergisi.com/2012/05/oykunun-senaryolasmis-hali-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 21:19:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EMRE SESSİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[20. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[MAKALE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kandildergisi.com/?p=2391</guid>
		<description><![CDATA[<p><img src=""/></p>Öykünün ya da hikâyenin senaryolaştırılarak bizlere sunulması çok karşılaşılan bir durumdur. Ama bu durumun nasıl gerçekleştiği pek bilinmez. Bundan dolayı biz bu makalede senaryonun ve öykünün(hikâye) ne anlama geldiği, öykünün senaryolaşma süreci ile senaryolaşmış şekli üzerinde duracağız. Bu konu esasen derin olmakla beraber bir ilk olması hasebiyle hem çok önemli hem de araştırmacılara küçük bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src=""/></p><p>Öykünün ya da hikâyenin senaryolaştırılarak bizlere sunulması çok karşılaşılan bir durumdur. Ama bu durumun nasıl gerçekleştiği pek bilinmez. Bundan dolayı biz bu makalede senaryonun ve öykünün(hikâye) ne anlama geldiği, öykünün senaryolaşma süreci ile senaryolaşmış şekli üzerinde duracağız. Bu konu esasen derin olmakla beraber bir <strong>ilk</strong> olması hasebiyle hem çok önemli hem de araştırmacılara küçük bir teşviknamedir. Biz bu makalede öykünün senaryolaşmış haline dair birçok örnekler vermeyi düşünmüştük. Fakat birçok örnek vermek yerine sadece bir örnek üzerinden gidip öykünün senaryolaşmış halini anlatmayı uygun gördük. Bizi buna zorlayan neden, konunun derinliği ve genişliğidir. Dolayısıyla bu makalede tümevarım yöntemi kullanılacaktır. Elimizdeki bütünü gösterecek örnek öykü parçası ise Ömer Seyfettin’in senaryolaşmış haliyle de yaşayan ‘KAŞAĞI’ adlı hikâyesidir. Bu hikâyeyi seçmemizdeki sebep, klasikleşen bir eser olmasıyla birlikte her yaş grubuna hitap edebilme özelliğidir. Bu nedenle başka bir maksat aranmamalıdır.</p>
<p>Ülkemizde son yıllarda birçok sinema türünün(komedi, korku, aşk, aksiyon, sosyolojik…) ilerlemiş olmasının başlıca sebebi, sinemacıların sağlam bir senaryo metninden istifade edebilmeyi iyi bilmesidir. Sağlam bir senaryo metninin oluşturulmasında temel neden öykü, hikâye, roman, tiyatro gibi edebi türlerde yazılmış sağlam eserlerin varlığıdır. Bu yolla yazılmış kısa ve uzun filmlerin ve film öykülerinin hakkında bilgi edinebilmek için bazı sorular sormamız gerekmektedir. Sorulara verilen cevaplar vasıtasıyla öykünün senaryolaşma süreci anlatılacaktır. Dolayısıyla sorulacak her bir sorunun cevabı bizi bu noktaya götürmesi bakımından çok önemlidir. Bu sorular kısaca şunlar olabilir:</p>
<p><strong>A.Hikâye Nedir?</strong></p>
<p>Arap dilinin &#8220;hakave&#8221; kökünden türeyen ‘hikâye’ kelimesinin Türkçeye İslâmiyet sonrası dönemde girmiştir. Hikâye, yalın bir olayın çevresinde kişilerin ilişkilerini anlatma esasına dayanan edebi türdür. Türkçede son zamanlarda ortaya çıkan “öykü” kelimesi de Arapça’daki ‘taklit etmek’ anlamının karşılığı olan “öykünmek”ten türetilmiştir. İtiraf edelim ki, hikâye kelimesinin yerine kullanılmak istenen &#8220;öykü&#8221;nün, zihnimiz, dilimiz, kulağımız ve gönlümüzde aynı derinlik, zenginlik, berraklık ve sıcaklığa sahip olduğunu söylemek, biraz zor görünüyor. Zaten edebiyatçılarımızın büyük bir kısmı ‘hikâye’ kelimesini kullanmayı tercih etmiştir. &#8220;Hikâye&#8221; kelimesinin mânâsı hakkında lügat sahipleri şu açıklamalarda bulunuyorlar:</p>
<p><em>&#8220;Bir söz ve haberi nakl ve rivayet eylemek, bir nesneye benzetmek, bir kimseyi fiilen yahut kavlen taklit eylemek, bir kimseden bir kelam nakleylemek, düğümü çözüp muhkem eylemek.&#8221;, &#8220;Nakletme, bir vak&#8217;a ve sergüzeşti sırasıyla anlatma, rivayet; hakikî veya uydurma ve ekseriya hisse kapmağa mahsus sergüzeşt ve vukuât; kıssa, mesel, roman.&#8221;, &#8220;Nakletme, anlatma; bazı vukuâtın heyet-i mecmuası; fıkra, roman.&#8221;, &#8220;Bir hâdisenin sûret-i vukuunu etrafıyla anlatmak ve söylemek, nakl ve rivâyet etmek; bir hâdise hakkında söylenen sözler, nakl, rivayet; hakikî veya hayalî bir vak&#8217;aya dair söylenen gülünç veya şâyân-ı itibar sözler; kıssa, masal, roman.&#8221;…</em></p>
<p>Ancak tarif edilmeye çalışılan türün, günümüz okuyucusunun zihnindeki hikâye ile örtüştüğünü söylemek zor. Zira kelime veya kavramın açıklaması birden çok edebî tür/formun ismi zikredilmekte ve bunlar onunla müteradif olarak görülmektedir. Buna göre, hikâye üzerinde konuşulurken dikkatlerden uzak tutulmaması gereken önemli bir husus; kelimenin kültür tarihimizde; &#8220;tarih, destan, kıssa, masal, mesel, menkıbe, rivayet, lâtife, fıkra, hurafe, roman, öykü, anlatı, benzetme&#8221; mânâlarında da kullanılmış olmasıdır. Söz konusu kullanımlardan &#8220;destan&#8221;, &#8220;kıssa&#8221;, &#8220;masal&#8221;, &#8220;menkıbe&#8221;, &#8220;lâtife&#8221;, &#8220;fıkra&#8221;, &#8220;öykü&#8221; ve &#8220;roman”ın bugün ayrı birer tür; &#8220;tarih&#8221;in ise sosyal bilim dalı olarak kabul edildiği herkes tarafından bilinmektedir. İnsanın söz sanatlarını keşfetmesinden bugüne, duygu, düşünce, hayal, intiba ve yaşadıklarının estetik ifadesinde, büyük ölçüde hikâye formunu tercih ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki bu tercih, sanatkâr açısından olduğu kadar okuyucu/dinleyici açısından da geçerlidir. İnsanoğlu, tarihin her devrinde ve dünya coğrafyasının her meskûn mahallinde hikâye anlatmış, dinlemiş veya okumuştur. Kaynağı ilâhî olan kitaplarda bile, mesajın sık sık hikâye formuna yüklenilerek takdim edilmiştir. Öyleyse <strong>hikâye, bugün &#8220;öykü&#8221;de ifadesini bulan tek bir türün değil, &#8220;mit&#8221;ten &#8220;modern hikâye&#8221; veya &#8220;roman&#8221;a kadar uzanan türler manzumesinin &#8220;genel&#8221; adıdır.</strong></p>
<p>Hikâye, diğer türlerde olduğu gibi, tarihi içinde, dinamik bir oluş veya oluşum süreci yaşamıştır. Başlangıçta Yunan destanlarının, daha sonra Tevrat ve İncil’deki kıssaların Batı hikâyeciliğine kaynaklık etmesi gibi Doğu hikâye geleneğinde de Hint ve cahiliye devri Arap hikâyelerinin ve son olarak da Kur’an-ı Kerim’deki kıssa ve hikâyelerin etkisi görülmektedir. Bir başka ifadeyle o, değişerek gelişmiş veya gelişerek değişmiş; bu esnada da pek çok edebî türle iç içe olmuş ve birçok yeni türe &#8220;analık&#8221; etmiştir. Değişimin sürekliliği, &#8220;tek&#8221; ve &#8220;donmuş&#8221; bir hikâye formundan bahsetmeyi imkânsız kılmaktadır. Sanatkâr, kalemi eline aldığında, &#8220;gelenek&#8221;in birtakım hazır kalıplarıyla karşı karşıya kalır. Bu noktada o, ne bütünüyle geleneğe esir, ne de ondan büsbütün âzâdedir. Sözün kısası; sanatı ve sanat formlarını kesin bir standardizasyona tâbî tutup dondurmak, mümkün olmadığı gibi, onun tabiatına da aykırıdır.</p>
<p>Kısacası; uzun tarihi içinde anlatma esasına bağlı bütün eser/türleri kucaklamış olan hikâye anlatır, nakleder ve tahkiyede bulunur. Onda dil, temelde anlatma, hikâye etme ve nakletme çerçevsesinde kullanılıp kurgulanır. Her devir ve toplumun hikâyeciden beklediği; gösterme, yorumlama, açıklama, ispatlama, tasvir ve tahlil etmesi değil; anlatma ve hikâye etmesidir.</p>
<p>Modern anlamda hikâyenin Batı’da ilk örnekleri 18.YY’ da roman türünden ayrılarak adına ‘küçük hikâye’ denilen tür ortaya çıkar. Bugün dünyada hikâye denildiği zaman sadece bu küçük hikâye türü anlaşılmaktadır. Romana yakın ama roman olmayan bir tür…</p>
<p><strong>B.Hikâye Neyi Anlatır?</strong></p>
<p>Edebiyatın bir alt birimi olan hikâyenin kaynağı, konusu ve tek muhatabı elbette ki insan olacaktır. İnsanın duyguları, düşünceleri, hayalleri, intibaları, yaşadıkları, içinde yaşadığı hayat (bu hayatın insanları ve olayları) ve buna duyduğu tepkiler… Edebî eser/türler için bir konu sınırlaması getirilemez veya edebî olan-olmayan şeklinde bir konu tasnifi yapılamaz. Dolayısıyla insanı merkez alan veya onu şu veya bu şekilde ilgilendiren her konu, edebî eserin malzemesidir.</p>
<p><strong>&#8220;Hikâye ne veya neyi, nasıl anlatır?&#8221;</strong> sorusu ise bizi, bir taraftan türün dil ve üslûbuna götürürken; bir taraftan da içyapısına ve içyapısını teşkil eden temel yapı unsurlarına götürecektir. Hikâye, olay/olayları anlatır. Bu, bizim de içinde yaşadığımız dünyada yaşanmış, yaşanabilir veya bütünüyle hayal mahsulü olay/olaylardır. Formun iskeletini, sanatkârın belli bir düzen içinde kurguladığı ve adına “olay örgüsü” veya “vak&#8217;a zinciri” dediğimiz, olay/olaylar teşkil eder. İnsanoğlunun hikâyeye bu kadar ilgi duyması ve onu sevmesinin temel sebebi &#8220;merak&#8221;tır. &#8220;Ne olmuş?, Nasıl olmuş?, Neden olmuş?, Sonra ne olmuş?&#8221; sorularında barizleşen insanın merak duygusu, onu hikâyeye götürür. Merak duygusu, çoğu zaman onun &#8220;hoşça vakit geçirme&#8221; arzusuna hizmet etmiştir ve etmektedir. Tahkiyeli ifadede asıl mesele ilgi, merak ve tesir uyandırabilmektir. Bunların sağlanması için bir ana vak&#8217;a ve onun parçaları olan olaylar düzenlenir. Ancak söz konusu sorular ve sanatkârın bunlara verdiği cevaplar, alelâdelik veya basit bir merakın sâiki ve cevabı olmaktan kurtuldukça, ciddî mânâda &#8220;gerçek&#8221;in kapılarını aralamaya başlar. İnsanın bizzat kendisi ve kendisini kuşatan hayata dair gerçekler…</p>
<p><strong>C.Hikâyede Olay Örgüsü ve Şahıs Kadrosu Nasıldır?</strong></p>
<p>Hikâye formunun vazgeçilemez unsurları durumundaki olay örgüsü ve şahıs kadrosu, -sadece isimden ibaret bile olsa- belli bir mekân ve zamana ihtiyaç duyacaktır. Olayların sahnesi durumundaki reel veya irreel bir mekân ve şahıs kadrosunun bahis konusu olayları içinde yaşadığı reel veya irrel bir zaman. Böylece hikâyenin iskeletini oluşturan temel unsurlar tamamlanmış olur; yani olay örgüsü, şahıs kadrosu, mekân ve zaman her tür hikâyenin iskeletini teşkil ederler.</p>
<p>Hikâye; belli bir zaman ve mekân bağlamı içinde, belli bir şahıs kadrosunun yaşadığı olay/olayları anlatan tahkiyevî bir edebî formdur. Hikâye bize, her zaman itibârî bir dünya sunar. Bu dünyanın insanları, olayları, mekânları ve zamanı, içinde yaşadığımız dünyadakilere benzemekle birlikte gerçekte onlardan farklı ve başkadırlar. Hikâyeyi, &#8220;tarih&#8221;, &#8220;hatıra&#8221;, &#8220;biyografi&#8221; ve &#8220;otobiyografi&#8221;den ayıran temel farklılık da buradadır. Ayrıca itibârîlik, bütün eserlerin edebîliği noktasında, olmazsa olmaz değerlerden birisidir. Sanatkârın başarısı, kendisinin veya başkalarının yaşadıklarını, bire bir taklit etmesinde değil, bunlardan hareketle zihnindeki konu/temaya uygun, son derece tutarlı ve estetik bir itibârî âlem oluşturabilmesindedir. Hikâyedeki olaylar, şahıslar, mekânlar ve zaman, gerçekte sanatkârın zihnindeki konu, tema ve mesajın somutlaştırılmasında birer figür veya semboldür.             Söz konusu durum, bütün anlatma esasına bağlı eser/türler gibi, hikâyenin de önemli ölçüde sembolik bir form olduğu gerçeğini hatırlatır. Ondaki sembolik yapı, &#8220;masal&#8221; ve &#8220;mesnevî&#8221;lerimizde kendini çok daha açık biçimde ifşa eder. Demek ki hikâyede konu, tema ve mesaj, olay örgüsü, şahıs kadrosu, mekân ve zaman unsurlarının kurgulanmasından doğan itibârî dünyanın bütününe yüklenmiş veya bütün içinde gizlenmiştir. Yani direkt olarak değil, endirekt olarak okuyucunun zihni ve sezgisine bırakılmıştır. Hikâyeciler, kendi &#8216;ben&#8217;lerinden çok &#8216;başkaları&#8217;ndan bahsederler. Bilhassa &#8216;insanlar arasındaki anlaşmazlık ve çatışma&#8217; hikâyede önemli bir yer tutar. Dikkatini kendi &#8216;ben&#8217;inden çok başkalarına yönelten hikâyeci, insanı anlamağa çalışan psikolog, sosyolog veya filozofa yaklaşır. Başka bir söyleyişle hikâyeci, insanı ilim adamlarından daha iyi anlar. Çünkü onun konusu &#8216;genel&#8217; olarak insan değil, &#8216;özel&#8217; olarak insandır, yani &#8216;şahsiyet&#8217; ve &#8216;fert&#8217;tir. &#8221; Dolayısıyla hikâye, şiire göre daha objektiftir. Hikâyenin dili çoğunlukla mensurdur. Belirtilmesi gereken önemli bir başka husus; doğu (özellikle İslâm kültür ve medeniyetine mensup milletler) ve batı (Antik Yunan-Lâtin kültür ve medeniyetinden hız alan pozitivist zihniyet yapısına bağlı milletler) hikâyelerinin birbirinden farklı olduğu gerçeğidir. Bunun arkasında Allah, varlık ve insan anlayışındaki farklılıklar; dolayısıyla buna paralel olarak şekillenen sanat anlayışındaki farklılıklar mevcuttur. Sonunda da mimesis ve tecrit kavramlarıyla özetlenebilecek iki ayrı sanat tarzı ile karşı karşıya geliriz. Bilindiği gibi batı, ta Eflâtun ve Aristo&#8217;dan bugüne olan sanatı ve bu arada hikâyesini, haricî âlemin &#8220;taklit&#8221;i veya &#8220;yansıtma&#8221;sı esası üzerine inşa eder. Pozitivist zihniyetin gelişmesine paralel olarak da bu yaklaşım tarzını, gerçeğin sebep-sonuç ilkesi dâhilindeki bire bir taklidi/yansıtılmasına kadar götürür. Hâlbuki doğu hikâyesi ve sanatı, böyle bir anlayıştan; yani &#8220;görünen ve &#8220;olan&#8221;ın salt dış görüntüsünü yansıtmak veya taklit etmekten uzaktır. Doğuda hikâyeci, görüneni/olanı değil, bunun arkasındaki &#8220;öz&#8221;e ulaşma amacındadır. Dolayısıyla haricî âlemin görünen kabuğunu aşarak arkasındaki öze ulaşmak ister. Zira onun için asıl hedef &#8220;kesret&#8221; değil, &#8220;vahdet&#8221;tir. Bu sebeple doğu hikâyesinde sembolik yapı çok daha belirgin ve esastır (Hüsn ü Aşk). Doğu hikâyesinde, batı hikâyesinin vazgeçilemez taraflarından biri olan insanın kaderiyle yüz yüze gelmesine; çıkmaza veya trajik duruma düşmesine izin verilmez. Bu noktada o, sık sık &#8220;olağanüstü&#8221;, &#8220;mucize&#8221; ve &#8220;harikulâde&#8221;nin kanatlarına sığınır. Ayrıca &#8220;kıssadan hisse&#8221;, doğu hikâyesinin temel amaçlardandır. Buraya kadar olan satırlarda söylediklerimiz, çok büyük ölçüde genel mânâdaki hikâyenin olduğu kadar, anlatma esasına bağlı diğer eser/türlerin de temel ve vazgeçilemez unsur ve nitelikleridir.</p>
<p>(DEVAM EDECEK İNŞALLAH.)</p>
<p>&nbsp;</p>

		<div class='author-shortcodes'>
			<div class='author-inner'>
				<div class='author-info'>
			Emre SESSİZ</p>
<p>İstanbul Üniversitesi &#8220;Türk Dili ve Edebiyatı (Türkoloji)&#8221; bölümü ve Anadolu Üniversitesi &#8220;İlahiyat&#8221; (önlisans) bölümü mezunudur. İstanbul Üniversitesi&#8217;nde &#8220;Pedagojik Formasyon&#8221; eğitimini almış olmakla birlikte halihazırda yine aynı üniversitede Eski Edebiyat kürsüsünde &#8220;Tezli Yüksek Lisans&#8221; yapmaktadır. Arapça&#8217;yı &#8220;iyi&#8221; derecede, İngilizce&#8217;yi &#8220;orta&#8221; derecede, Farsça&#8217;yı ise &#8220;zayıf&#8221; derecede bilmektedir. www.risalehaber.com sitesinde aralıklı olarak yazıları yayımlanmaktadır.</p>
<a href='http://www.kandildergisi.com/author/emre/' class='icon-button paper-icon' target="_blank"><span class='et-icon'><span>Yazıları</span></span></a>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
		</div> <!-- .author-info -->
			</div> <!-- .author-inner -->
		</div> <!-- .author-shortcodes -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kandildergisi.com/2012/05/oykunun-senaryolasmis-hali-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KALB Kİ ZATINDAN BİHABER</title>
		<link>http://www.kandildergisi.com/2012/05/kalb-ki-zatindan-bihaber/</link>
		<comments>http://www.kandildergisi.com/2012/05/kalb-ki-zatindan-bihaber/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 21:17:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖVGÜ KAFADAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[20. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[DENEME]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kandildergisi.com/?p=2404</guid>
		<description><![CDATA[<p><img src=""/></p> Şems’in Mevlana’nın kitaplarını havuza dökmesi de gerçek îlmin zatına bakması içindi. Küçük bir barakada, yıldızlar da varken… Demli çay varken… Akşam ezanı okunurken… Gelen giden görünmezken… -Canım yandı, diyorsun! Nereden canın yanıyor, biliyor musun? Ağlıyorsun, nereden ağlıyorsun biliyor musun? Elini kalbine doğru vuruyordu böyle söylerken. Karşımdaki kadının bana bunları soracağını hiç düşünmemiştim. Onunla felsefe tarihi, uluslararası [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src=""/></p><p align="right"> Ş<em>ems’in Mevlana’nın kitaplarını<br />
havuza dökmesi de gerçek îlmin<br />
zatına bakması içindi.</em></p>
<p>Küçük bir barakada, yıldızlar da varken<em>…</em></p>
<p>Demli çay varken…</p>
<p>Akşam ezanı okunurken…</p>
<p>Gelen giden görünmezken…</p>
<p>-Canım yandı, diyorsun! Nereden canın yanıyor, biliyor musun? Ağlıyorsun, nereden ağlıyorsun biliyor musun?</p>
<p>Elini kalbine doğru vuruyordu böyle söylerken. Karşımdaki kadının bana bunları soracağını hiç düşünmemiştim. Onunla felsefe tarihi, uluslararası politika tarihi veya toplumların evrimini tartışmaya hazırdım.</p>
<p>Saatlerce bu konuları konuşabilirdim, bir yere varır mıydık? Bir yere varamazdık. Bir yere varmadığım için bana bunları soruyordu. Bir yere varmadığımı da her bakışında anlıyordum.</p>
<p>Kadın sordu. Ben sustum. Canımın yandığı yeri düşündüm. Aklıma soyut kelimeler geldi. Söylerdim belki, “kalb” derdim, “gönül” derdim. Cevap doğru olurdu. Bitmezdi. Doğru cevaba müteakip sorduğu mutlaka ikinci bir soru oluyordu:</p>
<p>-İnanarak mı söylüyorsun? Bu söylediğini hissediyor musun? Samimi olacaksın.</p>
<p>-Ben sana cevabı söylerim, öğretirim, bunun bir anlamı yok, idrak etmedikçe, yaşamadıkça! Oldu mu?</p>
<p>Cevabı doğru söylemek bilmek anlamına gelmez. Bundan başkası, sırtında yükler taşıyan merkep…</p>
<p>Ve sustum. Ağzıma gelen lafları yuttum. Teyzem “Temkinlisin” dedi. Hayır! Temkinli falan değildim. Gönülden konuşan bir kadın vardı karşımda. Nerden ağladığını biliyordu. Tanıyordu. Kendinden emin bir şekilde, kalbine dokunur gibi eliyle ağladığı yeri gösteriyordu.</p>
<p>Ben gösteremem. Ağladığımda kalbim sıkışmaz. Başım ağrır, midem ağrır. Nefesim tıkanır. Ben başımdan mı ağlıyorum? Midemden mi ağlıyorum? Ağladığım yer neresi? Mesela, öleceğimi düşünürüm, ağlarken. Gözyaşlarım ölümden mi geliyor? Ölüm hissini taşıyan gözyaşları nereden gelir?</p>
<p>-Gözyaşların nereden geliyor? Hiç düşündün mü? Bunları bilmek gerek, bilmek! Oldu mu?</p>
<p>“Oldu mu?” derken, öyle inceltiyordu ki sesini, ağladığım yerden ona doğru yöneliyordum. Naifti. Konuşmaya başlamadan önce pek güzel bulmadığım bu kadına ömrüm boyunca bakabilirdim. Dilinden bana yönelen kelamı dinlemek için peşinde gezebilirdim. Ona yönelen tarafımı kendime sordum. Kalbim, nefesim, başım, midem?</p>
<p>İki üç cümleden sonra hep “Oldu mu?” diyordu. Söylediklerinin dahi “ol”masını bekliyordu. “Olmak” eylemini düşündüm. Onunlayken sanki cümleleri kelimelere, kelimeleri harflere, harfleri noktalara ayırmanız gerekiyordu. Ayırdıklarınızı bilmeniz ve hissetmeniz gerekiyordu. Hissettiğiniz yere gelince, onu tanıyacaktınız!</p>
<p>Acaba Zarifoğlu tanımış mıydı?</p>
<p><em>Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.</em></p>
<p><em>Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları</em></p>
<p><em>Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları</em></p>
<p><em>Konuşurlar</em></p>
<p><em>İsterler</em></p>
<p><em>Susarlar </em><a title="" href="file:///C:/Users/Halil%20%C4%B0brahim%20%C3%96zt%C3%BCrk/Desktop/DED/KAND%C4%B0L%20DERG%C4%B0S%C4%B0/20.%20May%C4%B1s%20Say%C4%B1s%C4%B1%20-%202012/%C3%96vg%C3%BC%20Kafadar%20-%20Kalb%20k%C4%B0%20Zat%C4%B1ndan%20b%C3%AEHaber.docx#_ftn1">[1]</a></p>
<p>Ağladığı yeri biliyor muydu? O da korkuyor muydu, bilmediği yerlerde dolaşmaktan. <em>Hep şunu öğütleriz: İçinize dönün. Çabucak, daha ilk adımlarda kaybolacağınız, tanımadığınız bir yerde ne işiniz var? O halde içinize dönmeyin </em><a title="" href="file:///C:/Users/Halil%20%C4%B0brahim%20%C3%96zt%C3%BCrk/Desktop/DED/KAND%C4%B0L%20DERG%C4%B0S%C4%B0/20.%20May%C4%B1s%20Say%C4%B1s%C4%B1%20-%202012/%C3%96vg%C3%BC%20Kafadar%20-%20Kalb%20k%C4%B0%20Zat%C4%B1ndan%20b%C3%AEHaber.docx#_ftn2">[2]</a></p>
<p>Onunla dost olmanın zor olduğunu söyledi. Akşam namazından sonra tekrar buluşacaktık. O zamana kadar vaktim vardı.<em> </em>Sorular sordu, düşün dedi. Küçük bir barakada, yıldızlar da varken…</p>
<p>Korktum o gidince.<em> </em>Kalbini tanımaya çalışan her insan korkar, korkmalı da. Her yönelişte bir ikilem…Beklemek gerek. Kalbin aklın yanına gelmesi için güvenmek gerek. Kalbe güvenmek!  Bir yanda Pozitivist bilimler, gerçekliği görerek, dokunarak bilmek… Bir yanda kalbî ilimler, akıl kadar, ondan daha fazla sezgiye, gönüle dayanmak… Teorik bilgilerle kendimi teşhise zorlarken aklın yetersiz kaldığı bir çok hikayeciği aklıma getirip içimdeki ikilemleri yenmeye mi çalışıyordum? <em>Aklınız kendi aklınıza nasıl bakacak? Kendinizden dışarı adım atıp yörenize bakmanız mümkün olsa bir köşede kendinizi de görebilecek misiniz?Bunların bir yolu vardır. Hep birlikte olduğunuz kendinize sözcülük yaparken, gerçeği yansıtmıyorsanız/ birgün/ yakalanırsınız. Yalanın kendini ele vermesi için olumsuz olması gerekmez. Yalan yalandır.</em><a title="" href="file:///C:/Users/Halil%20%C4%B0brahim%20%C3%96zt%C3%BCrk/Desktop/DED/KAND%C4%B0L%20DERG%C4%B0S%C4%B0/20.%20May%C4%B1s%20Say%C4%B1s%C4%B1%20-%202012/%C3%96vg%C3%BC%20Kafadar%20-%20Kalb%20k%C4%B0%20Zat%C4%B1ndan%20b%C3%AEHaber.docx#_ftn3">[3]</a></p>
<p>O gece rüyamda “oldu mu?” diyen kadını gördüm, beni yeni bir eve taşıyordu. Eski ve rutubetli evimden, deniz kokan, bembeyaz bir eve taşıyordu. Onu misafir ediyordum. Zamanın ve mekanın önemi yok demişti. O sıralar Zarifoğlu okuyordum. Okuduklarımı, sesinde merhamet olan bu beyaz kadın olmasa zerre hisseder miydim? Belki okurdum, ezberlerdim ve yazıların birinde alıntılardım. Ve gördük ki mekan değildir zamandır önemli olan ve lakin o da değildir eylemdir önemli olan ve o dahi değildir kalb olmadıkça. <a title="" href="file:///C:/Users/Halil%20%C4%B0brahim%20%C3%96zt%C3%BCrk/Desktop/DED/KAND%C4%B0L%20DERG%C4%B0S%C4%B0/20.%20May%C4%B1s%20Say%C4%B1s%C4%B1%20-%202012/%C3%96vg%C3%BC%20Kafadar%20-%20Kalb%20k%C4%B0%20Zat%C4%B1ndan%20b%C3%AEHaber.docx#_ftn4">[4]</a></p>
<div>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="file:///C:/Users/Halil%20%C4%B0brahim%20%C3%96zt%C3%BCrk/Desktop/DED/KAND%C4%B0L%20DERG%C4%B0S%C4%B0/20.%20May%C4%B1s%20Say%C4%B1s%C4%B1%20-%202012/%C3%96vg%C3%BC%20Kafadar%20-%20Kalb%20k%C4%B0%20Zat%C4%B1ndan%20b%C3%AEHaber.docx#_ftnref1">[1]</a> Cahit Zarifoğlu, Yaşamak, Beyan Yayınları, 2011, s.58</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///C:/Users/Halil%20%C4%B0brahim%20%C3%96zt%C3%BCrk/Desktop/DED/KAND%C4%B0L%20DERG%C4%B0S%C4%B0/20.%20May%C4%B1s%20Say%C4%B1s%C4%B1%20-%202012/%C3%96vg%C3%BC%20Kafadar%20-%20Kalb%20k%C4%B0%20Zat%C4%B1ndan%20b%C3%AEHaber.docx#_ftnref2">[2]</a> A.g.e. s.159</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///C:/Users/Halil%20%C4%B0brahim%20%C3%96zt%C3%BCrk/Desktop/DED/KAND%C4%B0L%20DERG%C4%B0S%C4%B0/20.%20May%C4%B1s%20Say%C4%B1s%C4%B1%20-%202012/%C3%96vg%C3%BC%20Kafadar%20-%20Kalb%20k%C4%B0%20Zat%C4%B1ndan%20b%C3%AEHaber.docx#_ftnref3">[3]</a> A.g.e. s.158</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///C:/Users/Halil%20%C4%B0brahim%20%C3%96zt%C3%BCrk/Desktop/DED/KAND%C4%B0L%20DERG%C4%B0S%C4%B0/20.%20May%C4%B1s%20Say%C4%B1s%C4%B1%20-%202012/%C3%96vg%C3%BC%20Kafadar%20-%20Kalb%20k%C4%B0%20Zat%C4%B1ndan%20b%C3%AEHaber.docx#_ftnref4">[4]</a> S.166</p>
<p>&nbsp;</p>

		<div class='author-shortcodes'>
			<div class='author-inner'>
				<div class='author-info'>
			Övgü KAFADAR</p>
<p>Boğaziçi Üniversitesi İşletme 3. sınıf öğrencisi.
Yazmaktan çok okumayı sever.
Okurken de en çok sondan başlar.
Sondan başlamayı sevenlerle yazılarını paylaşmak için Kandil Dergisi&#8217;nde.</p>
<p><a href="http://twitter.com/ovgukfdr" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/twitter_yazar.png" alt="" width="16" height="16" /></a></p>
<p style="text-align: right;"><a href='http://www.kandildergisi.com/author/ovgu/' class='icon-button paper-icon' target="_blank"><span class='et-icon'><span>Yazıları</span></span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
		</div> <!-- .author-info -->
			</div> <!-- .author-inner -->
		</div> <!-- .author-shortcodes -->
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kandildergisi.com/2012/05/kalb-ki-zatindan-bihaber/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SARI YAPRAKLAR</title>
		<link>http://www.kandildergisi.com/2012/05/sari-yapraklar/</link>
		<comments>http://www.kandildergisi.com/2012/05/sari-yapraklar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 21:15:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HALİL İBRAHİM ÖZTURK</dc:creator>
				<category><![CDATA[20. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[HİKAYE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kandildergisi.com/?p=2393</guid>
		<description><![CDATA[<p><img src=""/></p>Kapı çaldı. Sessizce kapıya yöneldi. Mercekten dışarıya göz attı. Kimseler yoktu. Bir müddet bekledi. Kimsenin olmadığına emin olunca yavaşça kapıyı araladı, kapı aralığından göz attı son defa. Artık emindi, kimse yoktu. Ölüm sessizliği hâkimdi bahçeye. Öyle ki akasya ve ceviz ağacından dökülmüş yaprakların hışırtısından başka ses seda yoktu. Dışarı adım attı ürkekçe. Kapının önündeki paspasın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src=""/></p><p>Kapı çaldı. Sessizce kapıya yöneldi. Mercekten dışarıya göz attı. Kimseler yoktu. Bir müddet bekledi. Kimsenin olmadığına emin olunca yavaşça kapıyı araladı, kapı aralığından göz attı son defa. Artık emindi, kimse yoktu. Ölüm sessizliği hâkimdi bahçeye. Öyle ki akasya ve ceviz ağacından dökülmüş yaprakların hışırtısından başka ses seda yoktu. Dışarı adım attı ürkekçe. Kapının önündeki paspasın üzerinde biriken sarı yapraklar ve ufak dal parçalarından çıkan çıtırtıyla irkildi. Ayağını birden çekip çıtırtının farkındalığıyla diğer ayağını da kaldırıp dışarı çıktı. Eli hâlâ kapının pervazına dayalı, âdeta güç alıyordu pervazdan. Elini pervazdan çekti, kapının sürgüsünü dışarı çekip kapının kapanmamasını sağladı. Tek başına ayakta ve dışarıdaydı artık. Kararlılıkla birkaç adım attı, sonra aniden durdu. Sokağın başından bir kamyonet sesi duyunca geri adım attı, pervaza elini yasladı, içeri yöneldi. Kamyonet, sesiyle birlikte ara sokaklara dalıp uzaklaşmıştı. Rahat bir nefes aldı.</p>
<p>Vücudunun yarısı dışarıda, elini içeri uzatıp portmantodan paltosunu aldı. Kapıyı kapattı. Bir yere yetişecek gibi aceleyle paltosunu giydi. Sokağa yönelirken kapıyı kilitlemediği aklına geldi. Elini paltosu üzerinde gezdirdi, ceplerinde anahtar arıyordu. Anahtar yoktu. Pantolonun cebinden de birbirine değen bozuk para sesinden başka ses gelmiyordu. Anahtar içeride kalmıştı. Cüzdanından kredi kartını çıkarıp kapı ve pervaz arasına sokup kilidin dilini hareket ettirmeye çalıştı. Birkaç deneme sonrası kapı açıldı. Kapının üstünde asılı anahtarı kaptığı gibi kapıyı kapatıp kilitledi. Yerdeki sarı yapraklar üzerinde tedirgin bir şekilde yürürken komşusu Macide Hanım’ın perdeyi aralayıp kendisine baktığını düşündü. Pencereye doğru döndüğünde yanıldığını anladı. Macide Hanım bahçede sigarasının üzerine işaret parmağıyla vurarak külünü dökerken şaşkın bir halde ona bakmaktaydı. Başıyla selam verip aniden sokağa çıktı ve büyük adımlar atarak hızla uzaklaştı.</p>
<p>Tüm İstanbul gibi pejmürde apartmanların arasında basık ve ruhsuz sokaklarda çocuk cıvıltılarından kaçarak Fatih Camii’nin gölgesinde bir kıraathanenin önüne gelip camından içeri işaret parmağını yere doğru kaşıkla çay karıştırır gibi çevirdi. Çay ocağı başındaki adam, “hay hay!” dercesine başını eğdi. Bir tabure çekti kendine doğru, oturdu. Kenar mahalle kahvehanelerinin oyun taşları şıkırtılarına inat Fatih kıraathanelerinin kapısından uğultuyla muhabbet sesi çıkmasını seviyordu. Birçok kez yanı başında dönen muhabbete kulak misafiri oluyor ama hiçbir zaman müdâhil olmuyordu.</p>
<p>Yanında bir grup yaşlı adam arasında sigaradan bıyıkları sararmış biri hararetle çocuklarını sigara içerken yakaladığında nasıl dövdüğünü anlatıyordu. Biraz abartmış olacak ki ahaliyi inandırmak için yalanım varsa aha da kanım böyle aksın, dedi bardaktaki çayından yere dökerek. Eh be Rüstem ağbi, diyerek çaycı kapıdan çıktı sarı bıyıklı adamın abartılı anlatısına gülerek. Adamın adının Rüstem olduğunu duyunca aniden adama baktı, göz göze geldiler. Gözünü kaçırıp çaycının elindeki çayı takip etti. Çaycı, buyur abi, dedi. Acem çay tabağında ince belli bardağı alıp tabağa taşan çayı yere döktü. Paltosunun iç cebine attı elini, sigara kutusunu çıkarıp bir sigara yaktı. Caminin minarelerinden ezan sesi yükseldi o anda. Rüstem’in etrafındaki yaşlı grup ezanı duyunca ayaklandı.</p>
<p>Rüstem oturduğu yerde kaldı, biraz önce yere döktüğü çayından kalanını yudumladı, bitirdi. Çay tabağına para bırakıp kalktı, cami yönüne ters istikamete yürüdü. Rüstem ağbi, diye arkasından seslendi. Sigarasından son nefes çekip üzerine ayağının ucuyla bastıktan sonra kalktı tabureden. Rüstem, şaşkın bir tavırla döndü, sarı bıyıklarını avcunun içiyle düzeltip çenesini kaşıdı. Rüstem’in yanına gelip, senin şu çocukları ağbi, niye dövdün, dedi. Rüstem’in şaşkınlığı yüzüne yansıdı. Anlamsız sorusunu detaylandırıp, belli ki sen de tütün müptelasısın ağbi, ne vardı bundan alıkoydun çocuklarını? Rüstem, bıyık altından güldü; benim çocuklarım yok evlat, dedi. Rahmetliyle çok istedik olmasını fakat olmadı. Onun takdiri, naparsın, dedi camiyi işaret ederek. O zaman ne diye anlatırsın ağbi, olmamış çocuklarının hikâyesini üç-beş cami cemaatine? Gizli gizli sigara içen kardeşlerin babasına yakalanmalarıyla yedikleri meydan dayağı, hiçbirinin umurunda değildi ki! Hatta fark etmez misin, üstüne üstlük seninle dalga geçtiler bir de. Rüstem, başını salladı hak veren bir tavırla bir yandan da söze girmek istercesine, evlat, dedi. Haklısın! Lâkin anlattıklarımın gerçek olması ihtimali bana öyle bir haz veriyor ki&#8230; Bazen zeki, derslerinde akranlarına üstün, öğretmenleri tarafından parmakla gösterilen çakı gibi bir evladımı anlatıyorum bir çay ocağı taburesinde tanımadığım bir grup ahaliye, bazen de camı peceyi indiren, komşuların illahlah ettiği, haylaz bir oğlanı… Gülüyorlar, bazen imreniyorlar, kimi zaman akıl veriyorlar, aman sen de Rüstem diyorlar, baştan hata yapmışsın diyorlar, çok yüz vermişsin diyorlar, diyorlar da diyorlar… Ama ezan okundu mu hepsi mütemadiyen gidiyorlar.</p>
<p>Ah Rüstem ağbi, dedi efkârlı bir ses tonuyla, sana çocuk vermemiş benden babamı almış bu dünya. Bir sabah işe gitmek için evden çıktı babam, anahtarını evde unutmuş. Annem, koş oğlum, babanın anahtarını ver, dedi. Koştum ulvi bir görevi yerine getiriyorcasına… Babam avlu kapısından çıktı, yolun karşısına geçiyordu. Arkasından bağırdım baba, diye. O sert, mağrur babam gülümseyerek döndü bana. Tam anahtarını diyecektim, unutmuşsun… Kırmızı bir kamyonetten acı bir firen sesi mi, lastiğin asfalta sürtünmesinden çıkardığı ses mi, bilmiyorum… Gözümü kapadım aniden o sesi duyunca. Açtığımda ölüm sessizliği hakimdi tüm sokağa. Öyle ki akasya ve ceviz ağacından dökülmüş yaprakların hışırtısından başka ses seda yoktu. Bir adım attım ürkekçe. Kapının önündeki paspasın üzerinde biriken sarı yapraklar ve ufak dal parçalarından çıkan çıtırtıyla irkildim. Ayağımı birden çekip çıtırtının farkındalığıyla diğer ayağımı da kaldırıp dışarı çıktım. Elim hâlâ kapının pervazına dayalı, âdeta güç alıyordum pervazdan. Annem içerden çıktı geldi, bana baktı yine ne halt ettin, dercesine. Kamyoneti gördü. Koştu, Rüstem diye haykırdı, tüm sokakta yankılandı sesi. Koştu, koştu, öyle koştu ki Rüstem ağbi, sarı yapraklar onun rüzgarıyla dağıldı dört bir yana. Kararlılıkla birkaç adım attım, sonra aniden durdum. Rüstem ağbi, annem o an öyle bir çığlık attı ki, hani derler ya dağı taşı yerinden oynattı. Komşular çıktı kapıya peceye. Yan komşu Macide Hanım perdeyi aralayıp olan biteni anlamaya çalışıyordu. Fark ettim onu, döndüğümde bana baktı. Daha, evvelsi gün camını kırmıştım attığım topla. Aynı bakışı attı bana Rüstem ağbi, cam kıran çocuk babasını öldürmüştü. Hani dedin ya ağbi biraz önce, yalanım varsa aha da kanım böyle aksın diye, babamın kanı öyle aktı ağbi işte.</p>
<p>&nbsp;</p>

		<div class='author-shortcodes'>
			<div class='author-inner'>
				<div class='author-info'>
			Halil İbrahim ÖZTÜRK</p>
<p>Editör kandildergisi.com&#8217;da ve bir sosyal bilimci olmak maksadıyla İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde gününü gün etmekte.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/halilibrahimozturk" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/facebook_yazar.png" alt="" width="16" height="16" /></a>  <a href="http://twitter.com/halilibraam" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/twitter_yazar.png" alt="" width="16" height="16" /></a>  <a href="http://www.halilibrahimozturk.com/" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/website_yazar.png" alt="" width="16" height="16" /></a></p>
		</div> <!-- .author-info -->
			</div> <!-- .author-inner -->
		</div> <!-- .author-shortcodes -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kandildergisi.com/2012/05/sari-yapraklar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇOCUKLUĞUMA MEKTUPLAR (2)</title>
		<link>http://www.kandildergisi.com/2012/05/cocukluguma-mektuplar-2/</link>
		<comments>http://www.kandildergisi.com/2012/05/cocukluguma-mektuplar-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 21:13:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ELİF YAŞAROĞLU</dc:creator>
				<category><![CDATA[20. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[DENEME]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kandildergisi.com/?p=2406</guid>
		<description><![CDATA[<p><img src=""/></p>Sevgili çocukluğum, İlk mektubuma verdiğin sıcak karşılık için teşekkür ederim. Devam etmemi istemişsin. “Anılarını ve hissettiklerini dinlemeye ihtiyacım var” demişsin. İsabet ki benim de yalnızlığımı paylaşmaya ihtiyacım var. Büyümekten bahsetmiştim ilk mektubumda. Ağrılı, sızılı, soğuk bir şey… Hiç istemediğim ama olmak zorunda kaldığım bir şey. Peki ya yalnızlık? Sen hiç yalnız hissettin mi kendini? Belki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src=""/></p><p>Sevgili çocukluğum,</p>
<p><a href="http://www.kandildergisi.com/2012/04/cocukluguma-mektuplar/" target="_blank">İlk mektubuma</a> verdiğin sıcak karşılık için teşekkür ederim. Devam etmemi istemişsin. “Anılarını ve hissettiklerini dinlemeye ihtiyacım var” demişsin. İsabet ki benim de yalnızlığımı paylaşmaya ihtiyacım var.</p>
<p>Büyümekten bahsetmiştim ilk mektubumda. Ağrılı, sızılı, soğuk bir şey… Hiç istemediğim ama olmak zorunda kaldığım bir şey. Peki ya yalnızlık? Sen hiç yalnız hissettin mi kendini? Belki ortada sıçan oynanırken seni fasulye yaptıklarında&#8230; Mahallenin büyükleri voleybol maçı yaparken, sen tek başına seksek oynamak zorunda kaldığında&#8230; Belki de ablanlar okula gittiklerinde evde yalnız kaldığında&#8230;</p>
<p>Bana, yalnızlık büyükler için ne anlama geliyor diye sorarsan sana verecek tek bir cevabım yok. Bazen karşılaştığın zorluklara çözüm bulmak için tek başına sabaha kadar uyuyamamak, bazen kalabalıklar içinde saatlerce yürümek, bazen de yanından geçip giderken, yanlışlıkla sana çarpan suçsuz kadına dönüp bağırmak&#8230; Acı çekmek, unutmak, hatırlamak, sevmek, koşmak&#8230; Bahar geldiğinde, kucak dolusu topladığın papatyaları verebileceğin birinin olmadığını anlamak&#8230;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Kural bir, her yetişkin insan yalnızdır.</p>
<p>Kural iki, hiçbir yetişkin insan yalnızlığından şikayetçi değildir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bilmelisin. Şikayet eder dururlar yalnızlıktan. Her gün çevrelerindekileri bıktırmayı göze alarak milyonlarca kelime tüketseler de yakınmaya gelince yalnızdır her insan. Onlar berrak gökyüzünü seyredemezler ve geceleri kuyruklu yıldızın peşine takılıp hayal dünyalarına kaçamazlar da o yüzden kendilerini yalnız hissederler. Sahi onların saklanabilecekleri bir hayal dünyaları var mıdır?</p>
<p>Salıncakta nasıl daha hızlı sallanabileceğimi öğrendiğim günü hatırlıyorum. Edirne’den İstanbul’a geri dönüyorduk. Mola yerinde bir arkadaş bulmuştum kendime. Beline kadar uzanan örgülü saçları vardı. Benim saçlarımsa onunkinin yanında kısacık kalıyorlardı. Saçları örgülü bir kız gördüğüm zaman, saçlarımı düzenli olarak kestiren anneme karşı hissettiğim öfke geri gelmişti. Kıskanıyordum kızı.</p>
<p>- Adın ne?</p>
<p>- Elif. Seninki?</p>
<p>- Beyza. Salıncaklara gidelim mi?</p>
<p>- Tamam.</p>
<p>Fazladan tek bir kelime daha etmeden salıncaklara doğru koşmaya başlamıştık. Onun uzun saçları varsa benim de hızlı koşma yeteneğim vardı. Ciğerlerim yanmasına yanıyordu ama var gücümle koşarak salıncaklara ilk ben ulaşmıştım. Bu bir zaferdi. Kısa bir süre sonra yeni arkadaşım da yanıma gelmişti. Salıncaklara bindik. Ben tek başıma ileri geri sallanmaya çalışırken o bir anda hızlanmıştı. Ayakları karşımızda duran ağaca çarpıyordu. Bense ayaklarım yere değmesin diye diz kapaklarımı birleştirmiş bedenimi çaresizce sallandırmaya çalışıyordum. Olmuyordu! Bu saçları uzun kız nasıl oluyor da bu kadar hızlı sallanabiliyordu? Çok sinirlenmiştim, gözlerim dolmuştu. Annemi çağırsam, beni salla desem çocukça bir hareket mi yapmış olurdum? Dudağımı ısırdım. Çabalamayı bıraktım. Gökyüzünde adeta bir kuş gibi uçmaya başlayan yeni arkadaşımı izlemeye başladım. Ne güzeldi, ah ne güzeldi. Ben onun hâlâ nasıl tek başına bu kadar hızlı ve güzel sallanabildiğini anlayamamışken; o, yavaşlamaya başladı. Yavaşladı, yavaşladı ve en sonunda durdu. Kafasını çevirdi. Bana baktı.</p>
<p>- Neden sallanmıyorsun?</p>
<p>- Canım istemiyor.</p>
<p>- Sen de hızlı sallansana. Beraber ağaca değelim.</p>
<p>- Ben sallanmayı çok sevmem. Benim bir sürü çikolatam var, ister misin?</p>
<p>- İstemem. Daha yeni yedim.</p>
<p>Her şeyi mükemmel olmak zorunda mıydı bu kızın? Sevmemiştim onu.</p>
<p>- Sana nasıl hızlı sallanacağını öğreteyim mi? Bana da babam öğretti.</p>
<p>- Olur!</p>
<p>Bunu nasıl söyleyebilmiştim, hâlâ bilmiyorum. Bir anda oluvermişti işte.</p>
<p>- Öne giderken ayaklarını uzatmalısın, geriye doğru giderken de tam tersi.</p>
<p>Denedim, olmuştu. Öne giderken ayaklar öne, geriye giderken geriye&#8230; Bir, iki, üç, dört defa. Aman Allah’ım! Ne kadar da hızlı sallanıyordum öyle. Ağacın en tepesindeki yapraklara değebiliyordum. Gözlerimi kapattım. İlk defasında kuştum, uçuyordum. Sonra yıldızdım, her gece saymaya çalıştıklarımdan bir tanesi. Buluttum, beyazdım, insanları izliyordum. Ağaçtım, hiçbir zaman en tepesine tırmanamadığım erik ağaçlarından biri. Uçurtmaydım, kırmızı, mavi, sarı, yeşil&#8230; Rengarenk bir uçurtma. Sonra kırmızı elbisemle kendimdim. Saçlarım upuzundu. İki yandan örgülüydü. Ceplerimde şekerler vardı, güzeldim.</p>
<p>Hızlı sallanmaktan çok hızlı sallanırken gözlerimi kapamak hoşuma gidiyordu. Gözlerim kapalıyken istediğim her şey olabiliyordum, herkesi istediğim şekilde görebiliyordum. Kendi dünyama girebilmenin yeni bir yolunu daha bulmuştum. O günden sonra parka her gittiğimde ilk salıncaklara koştum, hızlı sallandım, gözlerimi kapadım ve sonra&#8230;</p>
<p>Peki ya şimdi? Salıncakta yine sallanıyorum, hem de çok çok daha hızlı. Gözlerimi yine kapatıyorum. Ama olmuyor. Tek hissettiğim mide bulantısı ve bir an önce salıncaktan inme isteği. Hayal kuracak, birisiyle hayallerimi paylaşacak vakit yok. Midem çok çabuk bulanıyor artık: Gözlerimi kapadığımda, birinin elini tuttuğumda&#8230; Hasılı, evet yalnızız. Hayallerimiz o salıncaklarda kaldı. Senin şu an sallanabildiğin ve dahası hayaller kurabildiğin salıncaklarda. Kıymetini bil onların. Gözlerini açmadan saatlerce ayaklarının yapraklara değdiğini hisset.</p>
<p>Yeni arkadaşımı soruyorsun, bana sınırsız hayal kurmayı öğreten arkadaşımı&#8230; Uzun ve örgülü saçları olan kızları sevmediğimi söylememiş miydim?</p>
<p>Sağlıcakla&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>

		<div class='author-shortcodes'>
			<div class='author-inner'>
				<div class='author-info'>
			Elif YAŞAROĞLU</p>
<p>Şirinleri izlerken hep uykucu şirinin yerinde olmak isteyen bu genç, kendini bildi bileli bisiklete biniyor, şiir okuyor, genelde vapur ve tren kullanmaya dikkat ediyor. Muhtelif dergilerde haber yazıyor, kitap tanıtıyor. Bir gün Ahmet Davutoğlu&#8217;nun hocası olacağına safiyane bir şekilde inanmasının yanında şimdilik Siyaset öğrencisi gibi görünse de yakın zamanda bunun değişmesini umuyor, dua ediyor.</p>
<p><a href="http://twitter.com/#!/yasarogluelif" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/twitter_yazar.png" alt="" width="16" height="16" /></a></p>
		</div> <!-- .author-info -->
			</div> <!-- .author-inner -->
		</div> <!-- .author-shortcodes -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kandildergisi.com/2012/05/cocukluguma-mektuplar-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İMAN KAHRAMANLARINA&#8230;</title>
		<link>http://www.kandildergisi.com/2012/05/iman-kahramanlarina/</link>
		<comments>http://www.kandildergisi.com/2012/05/iman-kahramanlarina/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 21:11:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAKAN ÖZÇELİK</dc:creator>
				<category><![CDATA[20. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİİR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kandildergisi.com/?p=2379</guid>
		<description><![CDATA[<p><img src=""/></p>İnsandaki kalbi, Taht eyledi Rabbi&#8230; Dünyâya dalıp kalbini öldürme sakın ha! Vallâhi ömür kıpkısa değmez bu günâha! Dünyâyı bırak gel En zirveye yüksel! Yâ Rab, nice sâlih nice ihlaslı kulun var, Onlarla uyandır bizi mahşerde sabâha! Sâlihlere, Mevlâ Ver cennet-i âlâ! Hem sözleri hem gözleri kaçmakta haramdan, Gözler, göze değmişse döner başka cenâha! En kirli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src=""/></p><p>İnsandaki kalbi,<br />
Taht eyledi Rabbi&#8230;</p>
<p>Dünyâya dalıp kalbini öldürme sakın ha!<br />
Vallâhi ömür kıpkısa değmez bu günâha!</p>
<p>Dünyâyı bırak gel<br />
En zirveye yüksel!</p>
<p>Yâ Rab, nice sâlih nice ihlaslı kulun var,<br />
Onlarla uyandır bizi mahşerde sabâha!</p>
<p>Sâlihlere, Mevlâ<br />
Ver cennet-i âlâ!</p>
<p>Hem sözleri hem gözleri kaçmakta haramdan,<br />
Gözler, göze değmişse döner başka cenâha!</p>
<p>En kirli muhitte,<br />
Takvâ budur işte!</p>
<p>Yırtılsa alınlar yine kaldırmayacaklar,<br />
Beş vakt-i namaz secdededir başlar İlâh’a!</p>
<p>İzzet ve asâlet,<br />
Elbet budur elbet!</p>
<p>Hakkıyla kul olmaktır asıl gâye, önünde<br />
Hürmet ve huşû içre eğildikleri Şâha!</p>
<p>Tüm gâye kul olmak<br />
Aşkıyla kül olmak&#8230;</p>
<p>Sîmâları bir nurlu ki –teşbihte hatâ yok-<br />
Parlaklığı bin parmak ısırtır gibi mâha!</p>
<p>Hepsinde o nur var,<br />
Îman ve huzur var&#8230;</p>
<p><strong>Hâkan</strong> hadi nefsî hevesattan el etek çek,<br />
Her kirli amel kaç yüzü döndürdü siyâha!</p>
<p>Sıyrıl da hevâdan,<br />
Er rahmete <strong>Hâkan!</strong></p>
<p><strong>Vezni: </strong><br />
mef’ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün<br />
-mef&#8217;ûlü feûlün-<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br />
<strong>NOT:</strong> Mâh &#8216;Ay, kamer&#8217; demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>

		<div class='author-shortcodes'>
			<div class='author-inner'>
				<div class='author-info'>
			Hakan ÖZÇELİK</p>
<p>Âfitâb-ı temmûz giyilip şu&#8217;le-i cihansûz içilen topraklarda doğdu. 8-9 yaşında şiir söylemeye teşebbüs etti, 13&#8242;ünde aruz veznine 15&#8242;inde tütüne mübtelâ oldu. Aruzun son asır mümessillerinden Ahmet Metin Şâhin&#8217;in &#8216;Bayrağı bu gence devrettim&#8217; demesini müteakip vezn-i arûzun hudutları hâricinde şiir söylemeyi kendine haram etti. Edebiyattan vakit buldukça hukuk okuyor&#8230;</p>
<p><a href="http://twitter.com/aruzperver" rel="nofollow" target="_blank"><img src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/twitter_yazar.png" alt="" width="16" height="16" /></a></p>
		</div> <!-- .author-info -->
			</div> <!-- .author-inner -->
		</div> <!-- .author-shortcodes -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kandildergisi.com/2012/05/iman-kahramanlarina/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR MEDENİYET ŞEHRİ: İSFAHAN (2)</title>
		<link>http://www.kandildergisi.com/2012/05/bir-medeniyet-sehri-isfahan-2-2/</link>
		<comments>http://www.kandildergisi.com/2012/05/bir-medeniyet-sehri-isfahan-2-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 21:09:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MELİH TORLAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[20. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[GEZİ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kandildergisi.com/?p=2343</guid>
		<description><![CDATA[<p><img width="540" height="405" src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/2012/04/IMG_1706-540x405.jpg" class="attachment-medium wp-post-image" alt="33 Gözlü Köprü (Siosepol)" title="33 Gözlü Köprü (Siosepol)" /></p>Tarih boyunca birçok devlete ev sahipliği yapan İsfahan, Safevî Dönemi’nde başkent yapılmış. Çok sayıda tarihi eserlere sahip olan şehir, kültür ve sanat alanındaki birikimi ile de dikkat çekiyor. İsfahan, çölün ortasında bir serap misali misafirlerinin hoşça vakit geçirmesini sağlıyor adeta. Geçen ayki yazıda, İsfahan’ın tarihi arka planı, Dünya Miras Listesi’ne alınan ve Unesco tarafından koruma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img width="540" height="405" src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/2012/04/IMG_1706-540x405.jpg" class="attachment-medium wp-post-image" alt="33 Gözlü Köprü (Siosepol)" title="33 Gözlü Köprü (Siosepol)" /></p><p>Tarih boyunca birçok devlete ev sahipliği yapan İsfahan, Safevî Dönemi’nde başkent yapılmış. <a href="http://www.kandildergisi.com/2012/05/bir-medeniyet-sehri-isfahan-2-2/img_1220/" rel="attachment wp-att-2350"><img class="alignright  wp-image-2350" title="İmam Meydanı" src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/2012/04/IMG_1220-540x405.jpg" alt="" width="274" height="205" /></a>Çok sayıda tarihi eserlere sahip olan şehir, kültür ve sanat alanındaki birikimi ile de dikkat çekiyor. İsfahan, çölün ortasında bir serap misali misafirlerinin hoşça vakit geçirmesini sağlıyor adeta. Geçen ayki <a href="http://www.kandildergisi.com/2012/04/bir-medeniyet-sehri-isfahan/">yazıda</a>, İsfahan’ın tarihi arka planı, Dünya Miras Listesi’ne alınan ve Unesco tarafından koruma altına alınan dünyanın en büyük meydanlarından İmam Humeyni Meydanı, İmam Camii, Ali Gapu Sarayı ve Chehel Sotoon Sarayı üzerine gözlemlerimi aktarmıştım. Tek bir yazıya sığdırılamayacak kadar tarihsel esere sahip olan İsfahan’daki gözlemleri paylaşmaya devam edeyim.</p>
<p><strong>33 Gözlü Köprü (Siosepol)</strong><br />
İsfahan&#8217;ın içinden geçen ve şehri ikiye bölen Zayende Nehri’nin üzerinde altı köprü var. 1602 yılında yapılan ve Farsça “33 Sütunlu Köprü” anlamına gelen Siosepol, 300 metre uzunluğunda ve 14 metre genişliğinde olup, şehrin en ünlü mimari yapılarındandır. Şehrin önemli simgelerinden biri olan Siosepol’un ayaklarında yer alan çayhaneler, neşeli insan kalabalıkları ile dolup taşıyor. Büyülü atmosfer içerisinde, sohbet eşliğinde nargile keyfi yapmak en büyük eğlencelerden biri oluyor. Estetik tasarımı ve canlı görünümü ile Siosepol, Diyarbakır’da bulunan “On Gözlü Köprü”den daha etkileyici gözüküyor.</p>
<p><strong>Dört bahçe (Chahar Bagh)</strong><br />
Chahar Bagh (Dört bahçe) caddesi, Barselona’daki “La Rambla”ya benziyor. Etrafı ağaçlar ile çevrilmiş, ortasında yürüyüş için ayrılmış genişçe bir yol&#8230; Zayende Nehri’nin üzerindeki Siosepol Köprüsü’nden başlayıp 3-3,5 km kadar şehrin kuzeyine uzanıyor. Akşamları, insan kalabalığı ile daha renkli bir şekle bürünüyor.</p>
<p><strong>Şeyh Lütfullah Camii (Sheikh Lotfollah Mosque)</strong><br />
Meydanın doğu köşesinde bulunan Şeyh Lütfullah Camii, I. Şah Abbas tarafından Lübnanlı İslam âlimi ve kayınpederi Şeyh Lütfullah için <a href="http://www.kandildergisi.com/2012/05/bir-medeniyet-sehri-isfahan-2-2/img_1394/" rel="attachment wp-att-2346"><img class="alignright  wp-image-2346" title="IMG_1394" src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/2012/04/IMG_1394-540x405.jpg" alt="" width="276" height="205" /></a>yaptırılmış. İlk yapıldığında camii olarak değil; dini sohbet, ders ve kişisel ibadet amacıyla kullanımı düşünüldüğünden minare yapılmamış, sonradan da ilave edilmemiş. Yapı itibariyle, İmam Camii’nden daha sade bir tasarıma sahip.</p>
<p>İmam Meydanı’nın dış tarafında, dikdörtgen şeklinde kapalı bir pazar var. Canınız alışveriş yapmaktan sıkıldığında iç avlunun sakin ve huzurlu ortamına kendinizi atabilir, rahat nefes alabilirsiniz.</p>
<p>İmam Meydanı’nın bitimine doğru yürüdüğünüzde sizleri başka bir pazar yeri karşılıyor: Gayt Gaysariye. Burasının da üstü kapalı. Çok farklı baharat çeşitleri, fars kilim ve halıları, cam ürünleri, seramikler, ipekler, el işlemeleri, antikalar, farklı tarzda minyatürler, gümüş ve altın eşyalar ve diğer yerel sanat ürünlerini satın alabilirsiniz. Ve dikkat edin, dolaşırken kaybolabilirsiniz.</p>
<p><strong>Sallanan Minareler (Manar Jonban)</strong><br />
Kaladin Mahallesi’nde, 14. yüzyılda yaşamış Ebu Abdullah adlı bir dervişin türbesi yer alıyor. Burada bulunan minareler, bir mühendislik hatası nedeniyle sallanıyor. Saat 5’i geçtiğinden kapılar kapanmıştı, dışarıdan fotoğraf almakla yetindim. Yıkılmadan sallanan minareleri başka yerde göremeyeceğiniz için erken vakitte buraya gelip, İsfahan’ın turistik eserini görmenizi tavsiye ederim.</p>
<p><strong>Hasht Behesht Sarayı (Eight Paradises)</strong><br />
Safevî Dönemi’nde Şah Süleyman tarafından 1669 yılında yaptırılan Hasht Behesht, “Cennetin Giriş Kapısı” anlamını taşır. Sarayın dört köşesinde, alt ve üst katta olmak üzere sekiz tane balkonu var. Çevresinde büyükçe bir bahçe ve havuzu bulunan sarayın revakları estetik bir tasarımla dekore edilmiş.</p>
<p><strong>Ateş Tapınağı (Fire Temple)</strong><br />
Şehir merkezinden 8 km uzaklıkta Mecusilerden kalan ateş tapınağı bulunuyor. Şuan aktif değil, hem ibadet hem de başka tapınaklar arasında haberleşme için kullanılıyormuş vakti zamanında. Dağa tırmanmadan, aşağıdan bakmakla yetindim.</p>
<p>Resmî taksilerden ziyade korsan taksiler daha çok kullanılıyor şehir içinde. Bir saate yakın taksiyle gittik, ödediğimiz ücret sadece iki buçuk dolar karşılığı İran parası idi. Darısı İstanbul’umuza…</p>
<p><strong><a href="http://www.kandildergisi.com/2012/05/bir-medeniyet-sehri-isfahan-2-2/img_1560/" rel="attachment wp-att-2347"><img class="alignleft  wp-image-2347" title="IMG_1560" src="http://www.kandildergisi.com/dosyalar/2012/04/IMG_1560-540x405.jpg" alt="" width="254" height="190" /></a>Atigh Camii</strong><br />
Ateş tapınağı ziyaretinden sonra soluğu Atigh Camii’nde aldık. Selçuklulardan kalma bir eser… Mimarisi ile diğer camilerden farkını gösteriyor… İran camilerinin geleneksel Osmanlı mimarisinden farklı bir yapısı var. Osmanlı camilerinde kapalı alan daha büyük iken, İran mimarisinde camilerin iç avluları daha büyük ve ibadet için kullanılıyor. İran camileri, bütün yapıyı kaplayacak şekilde çiniyle bezenmiş. Osmanlı’da ise çoğunlukla içyapıda çini kullanılır.</p>
<p>Dikkatlerden kaçmayan bir konu ise, namaz kılarken herkesin önüne bir taş koyması ve üzerine secde etmesi. Genelde kare şeklindeki bu taşların, Hz. Ali’nin türbesinden alınan topraktan yapıldığına inanıyorlar.</p>
<p>Tarih ve kültür gezisinden hoşlanan seyyahların ilgilisini çekebilecek bir şehir İsfahan. İnsanın içini huzurla kaplayan bu şehri gezmek için biran evvel seyahat programınızı ayarlayın.</p>
<p>&nbsp;</p>

		<div class='author-shortcodes'>
			<div class='author-inner'>
				<div class='author-info'>
			MELİH TORLAK</p>
<p>İstanbul Üniversitesi Ekonomi Bölümü’ne devam ederken dernek ve vakıflarla tanıştı. Bilim ve Sanat Vakfı’nda “Bu nedir? Neden böyledir” sorularıyla yolculuğuna değer ve güzel insanlar kattı. Siyaset, Ekonomi ve Toplum dergisi Anlayış’ta güncel ekonomi makaleleri hazırladı. İki yıldır Dil ve Edebiyat Derneği Gençlik Komisyonu Başkanlığı’nı yürütüyor. Kandil Dergisi’ni bu komisyonun “incisi” olarak görüyor. Kandil Dergisi-Yılın En’leri’nde “En gezgin” ünvanını almaktan büyük onur duyuyor. Şimdilerde Türk Hava Yolları’nda çalışmaya devam ederken, iş dünyasının sunduğu pratik çözümleri akademik hayatın teorisiyle birleştirmek adına Galatasaray Üniversitesi-Pazarlama ve Lojistik Yönetimi yüksek lisansına devam ediyor.
		</div> <!-- .author-info -->
			</div> <!-- .author-inner -->
		</div> <!-- .author-shortcodes -->
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kandildergisi.com/2012/05/bir-medeniyet-sehri-isfahan-2-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

