ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

İPTEKİ IŞIK TOZU

Mayıs güneşinin bütünü küçük kızın kar beyazı elbisesinde bir tutam ışık hevengine bezenmiş. Peki, ben bu küçük kızı tanıyor muyum? Sahi kim bu güneşi oyunlarına alet eden kız? Neden bunca ışıktan çehresi ve niçin bu kadar efsunlu elbisesi var? Siyah, düz saçlarının her bir teli ayrı bir ışık hüzmesi.

-Nesrin, dikkatli ol kızım, düşersin!

Nesrin mi? Kızım mı? Ben bu masal prensesini daha önce görmüş olabileceğimden emin değilim. Üstelik bunca yıl… Ben…

-Anne, güneş bugün beni çok özlemiş!

Ilık rüzgârın okşamasıyla hepten gevşeyen çehremle hiç tahayyül etmediğim bir anda tebessüm denen kavramın en zarifini bir çırpıda kızıma gönderiyorum. Nesrin ise ziyadesiyle çocuksu kahkahasıyla bana icabet ediyor. Nesrin’in kahkahası tüm bahçenin duvarlarına bir fon müziği gibi yerleşiyor. Yaseminler, menekşeler, sardunyalar, kasımpatılar, İrfan Efendi ile birlikte diktiğimiz gül ve bilâhare bahçedeki bütün nebatat Nesrin gibi kahkaha atmaya başlıyor.

Bu bahçe… Bahçemiz… İrfan Efendi niçin burada değil? Hem bu ıhlamur ağacı yanmamış mıydı? Bu asma çardağı… Bu küçük erik… Şimdi bana manasızca sırıtan kiraz ağacı, alevler içinde inleye inleye ruhunu teslim etmemiş miydi pek az zaman önce? Buranın enkazı ruhumu esir etmişken maziye, ben istikbali yaşayabilecek kadar hür nasıl olabildim? Ah İrfan Efendi! Beni bir başıma bıraktığın günden beri gölgeler içinde öylece çırpınmaktayım. Senden kalan bir tutam ışık tozunu karanlık dünyama serptim, bekliyorum.

-Anne, babam geldi!

Nesrin can havliyle koşarak babası olduğunu söylediği adamın yanına gidiyor. Elindeki poşetten bir paket çıkarıp bana uzatıyor.

-Almış anne, istediğim küçük mandallar bunlar! Teşekkür ederim baba!

Sahi, ben niçin yıllar önce yanan bahçemizdeyim? Bana doğru adım atan bu adam da kim? Zifiri karanlık bir mağaranın içinde sıkışmış kalmış gibiyim. Ne ileri ne geri…

-Ulviye hanım, sizi çok bekletmemiş olmayı umarım.

-Ben… Aslında… Şey…

Karşımda baharda yeşeren ağaçlar gibi nazlı nazlı süzülen bu adamın yüzüne bakmaya cesaret edemiyorum. Başımı öne eğdiğim anda gördüğüm manzara tüm ruhumda bir çığlık olup birikiyor. Susuyorum. Evet, bu ayakkabılar İrfan’ın!

Eliyle hafifçe çeneme dokunarak gözlerini gözlerime sabitliyor. Tüm hayretimi sükûnetime ekliyorum. Evet, hala susabiliyorum.

-Ulviye hanım, hem beni beklediğini söylüyorsun hem de hiç yüzüme bakmıyorsun.

-İrfan Efendi… Ben, seni… Sen… Nasıl?

-Şşş… Hadi geldim işte. Birlikte asalım.

-Neyi?

-Önündeki çamaşır sepeti bana birazdan burada bir Ulviye müzikalinin sahneleneceğini söylüyor. Yine tüm bahçe yıkadığın çamaşırlardan gelen yasemin kokusundan bir rüya âleminde. Komşular astığın çamaşırlardan seni ve saadetini kıskanacak. Beni bundan mahrum etmek için çağırmadın öyle değil mi?

Neden konuşayım? Niçin bu efsunu bozayım? Ben çamaşır yıkamadım, demenin bu hükümsüz zamanda ne hükmü var. Sus Ulviye, sus! Sadece ve sessizce sus!

-Peki, öyleyse önce çarşafları asalım.

-Hay hay… Ardından havluları asarız. Sonra benimkileri, sonra seninkileri, en son da küçük Nesrin’ inkileri. Pantolonlar yan yana, hepsi paçalarından asılacak. Gömlekler peş peşe, tamamı bir düzen içinde olacak. Senin elbiselerin, benim fanilalarım… Gardıropta kıyafetler nasıl yerli yerinde ise ipte de çamaşırlar öyle bir nizam içinde bulunacak. En nihayetinde iç çamaşırları asılacak. Üzerlerine bir tülbent atılarak komşu gözlerden sakınılacak. İp yetmeyeceği için sepetin dibinde kalan çoraplar tek tek boşluklara mandallanacak. Her şeyi anlıyorum da Ulviye Hanım, aynı boyutta olmayan çamaşırları yan yana asmaktan niçin hoşlanmıyorsun? Benim gömleğimin yanına senin elbiseni assam kızıyor, gömleğimle aynı boyutta başka bir çamaşır asıyorsun. Bu kadarı seni yormuyor mu?

-Niçin yorulacakmışım? Ben ailemizin çamaşırlarını en nezih şekilde yıkadıktan sonra onları da bizim gibi mutluluk ve muhabbet içinde buluyorum. Hepsi yanında olması gerekenden haberdarlar. Esrarengiz bir uyum içinde rüzgâra teslim oluyorlar.

Evet, evimdeki intizam ve muhabbet evimin tüm eşyasına aksetmeli. Çarşıdan aldığım loş bir avize benim salonumda billurlaşmalı. Komedine mıhlanmış saat hiç durmamalı. Ailemin parçalarını bir arada tutan adi bir çamaşır ipi bile olsa ben bu ipi atlastan kurdelelerle müsavi sayarım. Küçük bir pürüz beni huzursuz eder fakat bütün bu eser ruhumu munis kılmaya yeter.

-Bu ipte her çamaşırın belli bir yeri var İrfan. Burada eskiler kıymetlenir ve onlara hürmet edilir, yenilerse bağra basılır. Onlar ailemizin hikâyesini rüzgâra okurken bir ileri bir geri, defaatle dinlediğim bu hikâyeden hiç usanmam. Nimet bilir, minnet duyarım. Bir ileri bir geri…

-Bilmiyorsun İrfan?

-Neyi?

Sus Ulviye! Sendeki de iş… Niçin susmazsam hakikatte o zaman anlaşılamayacağım zannındayım. Niçin bunca kelimeler diyarında kendime yetecek olanları bir bir seçemiyorum, niçin? Sus artık sus!

-Hiç… Sadece senin çamaşırlarını asmak bile beni mutlu etmeye yetiyor İrfan.

Evet, bilmiyor. Bilmesini istiyor muyum pek kanaat edemiyorum. Çamaşır sepetini itina ile avuçlayan ellerine, elbisemi güneşle mandallayan parmaklarına, gölgesini tüm çarşafların üzerine düşüren geniş omuzlarına, rüzgârın bir çocuk gibi oynadığı saçlarına, sıcacık sırtına, bütün bu tabloda çamaşırların arasında bir belirip bir kaybolan vücuduna bakmaya kıyamayacak kadar içimde kendime karşı bir pintilik seziyorum.

-Nesrin, diyorum.

Tebessüm ediyor ve ben hala susabiliyorum.

-Evet, Nesrin bir rüya kadar güzel değil mi Ulviye? Bizim kızımız annesinin güzelliğini bahar çiçekleri gibi etrafa saçıyor.

Birlikte Nesrin’e bakıyoruz. Nesrin ipte raks eden çamaşırlar gibi güneşle oynuyor. Bir ileri bir geri… Sahi, bu çamaşırların hepsi niçin bu kadar beyaz?

Etrafı saran yasemin kokusu… Mayıs güneşinin asılı çarşafların üzerinde sergilediği meçhul perdeli gölge oyunu… Akmayan zaman…Bir tutam ışık tozuna bulanmış mekan….Ve bunların içinde Nesrin ve İrfan…Süratle tüm bu mimari siluete dönüşüyor. Sıkıştığım zifiri karanlık mağarada şimdi de dipsiz bir kuyunun içine düşmüşçesine yuvarlanıyorum. Üzerime yığılan karanlığın ağırlığının altında inlerken, önce kıpırdatabildiğim parmağım sonra göz kapaklarımla kendimi o dipsiz kuyudan salonumdaki koltuğun en ücra köşesine fırlatılmış buluyorum.

Bir ileri bir geri… İrfan ne ileri ne geri… Ana sıkışmış bir şekilde beni bekliyor. Şimdi bu yaşlı dil dese ki hayır uyumadım, bu uyku değil, kim inanır? Dese ki hele rüya hiç değil, kime ne? Sözüme mim yapıştıracak bir tek ben varım.

Birazdan gelip bir ihtiyacım olup olmadığını soracak olan Kapıcı Hayri’nin karısına gördüğüm rüyayı anlatsam ne olacak? Köftehor Halime, kahvesinin yanında tüm çikolatalarımı aşıracak. “Rahmetliye Yasin okutalım Ulviye teyze, sen merak etme ben her şeyle ilgilenirim.” deyip aceleyle ayaklarını terliklerine yerleştirdiği gibi yan daireye koşacak. Kapanan kapının sesi açılan kapıya galip, Halime’nin gidişiyle bir zafer daha kazanacak.

Ah benim burcu burcu yasemin kokan evim! Bu apartmanın duvarlarına sinen ecnebi parfümlerinin hepsi ayrı bir marka. Kokularını duyduğum kadar yüzlerini gördüğüm yok. Yüzlerini görsem ufacık bir tebessüm hiç yok. Geçmişle şimdinin karşılaştırmasını yapmak bu yaşlı ruhu ancak yorar. Halime’ nin, “şimdi eskisi gibi mi Ulviye teyze, zaman kötü” serzenişine sadece içimde yiten zamandan af dileyerek susabilirim, hepsi bu kadar.

Heyhat ki bu apartmanın yalnızlığı bir fincan kahve eşliğinde erimiyor. Beni kendine müptela eden yalnızlık yanına İrfan’dan başkasını kabul etmiyor. Bu bağımlılıktan kurtulmak için dirensem de nihayetinde eteğinde mızmızlanan bu bitap bedeni buluyorum. Nâçar yanaşıyorum penceremin yamacına sokağa yansıyan apartmanın gölgesini evvela bir silkeledikten sonra tek tek renk ipine mandallıyorum. Onlar bir ileri bir geri salınadursun ben ruhların en keskin izlerinin akislerini buruşuk idrak aynamda şöyle temaşa ediyorum:

Kışın göbeğinde olmamıza rağmen güneşin evlere tepelerinden baktığı bir gün… Böyle vakitleri en iyi tasarruf eden alt dairedeki Selma hanımdır. Evinde ne var ne yok yıkar, balkonu çerçiciye çevirir. Selma hanımın alt dairesine yeni taşınan kız, Halime’nin söylediğine göre bekâr bir avukatmış. Evine sık sık girip çıkan gençse nişanlısıymış. İç çamaşırlarını böyle ulu orta asması hayret bir şey doğrusu. Bayrak gibi dalgalan gecelikleri, hiç görmediğim bu kızın vücut mimarisini tanımama yetiyor. Yan dairede minik komşum Ömer oturuyor. Bugün banyo günü… Balkonunda el kadar pijamalar, mandaldan küçük çoraplar, renk renk zıbınlar evcilik oynuyor. Minik Ömer’in alt dairesinde ise Hale Hanım oturuyor. Lavanta kokusu bir bulut kümesi halinde penceremi tıklattığına göre Hale Hanım nevresimleri yıkamış olmalı. Bu nevresimler benim için tam bir şenlik. Yeşiller içindeki kırmızı gelinciklerin rüzgâra tutunma mücadelesini gördükçe Hale’nin kızı Zeynep’ in bu gelincik tarlasından topladığı çiçekleri iri bir buket halinde bana getirdiğini tasavvur ediyorum.  Ah! Bir de Yönetici Hasan’ın karısı Zuhal öğretmen var. Çamaşırları ipe asmıyor da sanki fırlatıp kurtuluyor. Nizamsızlığın içinde bile bir miktar intizam bulunurken ben bu kadında karmaşadan başka bir şey göremiyorum. Titrek vücudumda bir ürperme seziyorum.

Tüm apartman rüzgârda bir ileri bir geri salınadursun bu buruşuk idrak dese ki birazdan yağmur yağacak ve giderlerden akan fütursuz damlalar bu seyircisiz gösteriye senfoni hüviyeti kazandıracak, kim inanır? Desem ki şu damlalara, hangi harf kumaşından en iyi kılıf dikilir, kime ne? Sözüme mim yapıştıracak bir tek ben varım.

Bendeki de iş…

İşte başlıyor.  İlk damla toprağın bağrına çoktan sızdı bile.

Ça ça ta çaça…

Çşşt çşşt ççç şşş…

Ça ça ta çaça…

Çşşt çşşt ççç şşş…

Şşşt..

Şt..

Ş…