ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

KESTANE VE PAMUK NİNE

Kızgın sobanın karşısında tir tir titriyordu. Simsiyah boyalı ve nasırlı ellerini sıcak sobanın ızgarasına uzatmak için hafifçe doğruldu ve uzattı ellerini. Kestanelerin kokusuyla karışan sıcaklık ellerine değiyor, mutlu ediyordu elindeki emeğin izlerini.

Harika hayalleri vardı onun. Kar yağacak, sıcak çayını kırık ve kirli camından sızan ışık ile yudumlayacak, gülümseyecek sonra kestane pişirecekti. Neden yaşardı bir insan? Neden paranın kirine kavuşmak için hayaller kurardı? O hiç bir zaman paranın hayallerini satın almasına izin vermezdi. Bilirdi ki insanın hayalleri paradan daha pahalıydı.

Odasındaki eski televizyonu hiç açmak istemezdi. Yolundan sapan adaletsiz kelimeleri duymak ona istediği küçük mutlulukların imkansızlığını aşılıyordu çünkü. Uzun zamanlar boyu hiç kımıldamadan yazmayı sevmeye başlamıştı. Yazdıkça yazardı. Hikayelerinde delikanlı karakterler oluştururdu. Her defasında en sevdiği karakterin adını “Barış” koyardı. Yüzlerce hikaye içinde yüzlerce Barış’ı vardı. Kim okuyordu? Kim duyuyordu?

Küçük çocuklar camına taş atıp kaçtıkça çocukluğuna dönüyor ve mutlu oluyordu. Kırılan bir kaç parça cam ile bir çocuğu gülümsetmek gerçeği en güzel yaramazlıktı onun için. Çok eskilere giderdi o anlarda.

Birden çocukluğunda ona patlıcanlı pilav yapan o pamuk nine geldi aklına. Bembeyaz saçları, kırışmış teni, kısacık boyu ile adeta pamuk gibi bir nineydi. Yıkık döküp bir gecekonduda harika bir dünyası vardı. O ne zaman pamuk ninenin yanına gitse teyze patlıcanlı pilavını dolaptan çıkartır, ısıtır ve onun önüne koyardı. O, iştahla yerken yemeğini pamuk nine kendi oğlu gibi şefkatle bakardı ona. Pamuk ninenin hep istemesine rağmen bir türlü erkek çocuğu olmamıştı. Onu oğlu gibi seviyor ve onunla mutlu oluyordu. Günün birinde pamuk nineye bir söz verdi. Babasını üzmeyecek hatta pamuk nineye sürpriz yapmak için ilk başta ondan gizleyerek babasına yardım edecekti. Babası büyük bir fabrikada işçi idi. Bir keresinde canı patates çeken ve dolabın en diplerinde bulduğu yarı çürük patatesle ağlayan çocuğuna “Oğlum yağ yok kızartamayız” diyememenin dışında üzüntüleri yoktu.

Bir gece babasına onun işlerinde yardım etmek istediğinden bahsetti ve ekledi:

“Koskoca adam oldum ben baba!”

Babasının gözleri doldu. Altı yaşında bir çocuk bu sözleri nerden öğreniyor diye düşündü. Sonra babasının oğlu dedi içinden. Onu işe götüreceğine söz verdi.

Ertesi sabah güneşin doğması ile birlikte erkenden yola koyuldular babasıyla birlikte. Pamuk ninenin evinin önünden sessizce ilerledi. “Baba sessiz ol duymasın” demeyi de ihmal etmeden.

Fabrikaya vardılar. Gün boyu babasını izledi, arada babası o mutlu olsun diye küçük işler verdi ona. Gün sonunda evin yolunu tuttular. Heyecanla pamuk ninenin yanına koştu. Kapıya vurdu tüm gücüyle. Açan olmadı kapıyı. Pamuk ninenin bahçesine doğru yürüdü. Ağlayan insanlar gördü. Pamuk ninenin bir melek olduğundan bahsettiler sonrasında ona.

“Ben onla konuşamasam bile o beni duyarmış. İyi ki öyle oldu” dedi kendi kendine hayallerinden sıyrıldığında.

“On yıldır ayaklarım yok nasıl gelecektim sana?”

Hayallerinden sıyrıldı, eliyle sobanın üzerindeki kestaneye uzandı, avuçlarının içine aldı. Önce sıcaklığıyla ısıttı elini, sonra yine ısıtmak için ateşi alevlendirmesi gerektiğini düşündü ve sobaya atacak kâğıt parçaları aramaya başladı etrafında. Eline gelen ilk kâğıdı sobaya fırlattı. Kâğıtta yanan satırlar uzaktan şöyle parlıyordu.

“İş kazası sebebiyle ayaklarını kaybetmiştir… Vergi indirimli araba alabilir.”