ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

AH OSMAN AMCA

Osman Amca, soğukkanlı, kendi halinde bir adamdı. Masum gülümseyişi, şişman yüzü, hala merakla etrafına bakan ışıl ışıl gözleriyle bir çocuk, yılları içinde barındıran çizgiler ve dolu gözleriyle yaşamak için fazlasıyla ihtiyardı. Hala annesiyle birlikte yaşamaktan şikâyetçi değildi belki ama artık tatmadığı duyguları tatmak, isteyip de yapamadığı şeyleri yapmak istiyordu. Bugüne dek hiç âşık olmamış, anası dışında hiçbir kadınla diyalog kurmamıştı. Her seferinde hep bahsedilen, hiç beklemediğin bir anda gelip tüm hayatını değiştirecek olan kadını bekliyordu. Belki de tam da bu sebepten, kimse çalmıyordu kalbinin kapılarını. Beklemekten ne zaman ki vazgeçecek, o zaman gelecekti bu davetsiz misafir. Ne gelirdi ki elinden, belki de hiç gelmeyecek bir umut için yaşıyordu, fakat yaşamadan bunu bilemezdi.

Düzenli bir  hayatı vardı Osman Amca’nın. Uyuyor, uyanıyor, bir bardak çayı evde içip, bir bardak da yürüyerek içiyordu. Her kimse şu anasının bahsettiği -mutlaka gelecek olan- kadın, onu bir an önce bulmak istiyor, yürüyebildiği kadar çok yol yürüyordu. Olur ya, yolda bir arkadaşla karşılaşırsın o da tam seni ziyarete geleceğini söyler. Belki de buna benzer bir şeyler olurdu, biraz tesadüf belki, belki değil. Neyse… Dışarıdaki serüven sona erdiğinde de devamlılık gösteren olaylar birbirini izliyordu:

Her zaman olduğu gibi, akşam yemeğini biraz geçerek elinde bitmiş çay bardağıyla eve geldiğinde, yine  her zaman olduğu gibi sorularıyla anasına bakıyor, anası ise şefkat dolu gözlere oğlunu süzüyordu.

-“Gözleri, güzel gözleri vardı. Masmavi, bir denizi andırıyordu.”

-“Sen yüzme bilmezsin oğul.”

-“Çeşmede bir kadın, görmeliydin, gerçekten beni seviyor! Nasılda süzdü bir bilsen. Sonra bizim şu Haydar yok mu, hani Ali’nin oğlu. Kızı kanserden öldü geçen yaz. Nasıl ağlamıştı zavallı adam! Neyse. İşte onun bakkalda da biriyle tanıştım. Elinde çikolata vardı, yere düşürdü eğildim, uzattım. Teşekkür etti. Daha neler neler…”

Anlattıkları ne kadar değişirse değişsin, sonuç hep aynı kalıyordu. Anasının  kucaklayan bakışlarına dayanamayıp, bir süre sustuktan sonra sarılıyor ve oyuncağı elinden alınmış  çocuk gibi ağlamaya başlıyordu. Yine de, ne olursa olsun, anlatırken aldığı heyecan ve umut hiç eskimiyordu, bugüne dek.

Ne olduğunu sorsan da bilmez. Bazı şeyler bizim elimizden gelmiyor ya, duygular işte, insanın bir hevesi kırıldı mı, vay haline! Bir de bu hevesi kırılan adam Osman Amcaysa! Ama ne zaman, ama neden bilemeyiz, fakat vazgeçmişti artık. Tek yaptığı, ölümü beklemek olacaktı, bir de sürekli dua etmek: Anasından önce alsın diye canını Allah… Nasıl dayanırdı o buna? Bilirdi, anası güçlü kadındı. Çok çekmiş evvelden…

Evet, artık elinde bardakla dışarıda gezen Osman Amca yoktu. Artık ne ruhu ne de yüzü çocuktu Osman Amca’nın. Ee, bu Osman Amca’ya Osman Amca demeye bin şahit isterdi. Haklıydı bile, umut denen şey bir gidince, gelemezdi insan kendine.. Değişirdi, büyürdü ve anlamsız bakışlarını ölüme yönlendirir, yitip gitmeyi isterdi. Ah Osman Amca, vah Osman Amca! Nefes candan gitmedikçe umut denen şey gider mi sanıyorsun? Öyle sanmıyordu belki ama bırakmıştı kendini. İştahı yoktu bu aralar bir deri bir kemik kaldı derler ya, tam da öyleydi bedeni. Ne yapıyorsun Osman Amca, sen yaşlı bir adamsın!

Sesimi duysa belki gelecekti kendine ama ne mümkün.. Bazen sadece izleyip böyle yazıyorsun işte. Neyse ne canım, yazılmaktan daha güzel ne var? Yazıldıktan sonra ölmez ki insanlar. Ne türküler, ne nameler, ne şiirler ne hikâyeler! Onlara konu olan bir şey ölebilir miydi? Hastalanıp  yatağa düşen Osman Amca da ölemezdi elbet.. Şu Bahar Ana’mın hali de pek yaman, Allah uzun ömürler versin tabii ama üzüntüsü gün gün artıyor, bir de evlat acısıyla mı yansın yüreği? Dedim ya işte, insan aciz, ne yapalım, derdi veren Allah dermanını da verir. İyi değil Osman Amca, gidici diyor doktorlar. O kadar ki işler, kefen ölçüsü aldırmaya kadar gitti. Bahar Ana kolay mı alıştı yoksa öyle mi göstermeye çalışıyor bilemeyiz ama bir hocayı getirmiş eve, kızıyla beraber. Cayır cayır yanıyor Osman Amca ama gözleri açık, süzüyor etrafını.. Süzmez olaydı!!

“Kim bu kadın?” “Neden terliyorum?” “Tüm kaburgalarım neden titriyor?” Eyvah eyvah! Şu hayat, gerçekten de ilginç.. Anası Hoca Efendi’yle konuşuyor, ara sıra ikisi birden gözlerine bakıyor, Osman Amca tökezliyor, başını aşağı yukarı hareket ettirip Esma’ya bakmaya devam ediyordu. Hoş, Esma’nın kafasını kaldırdığı da yok ama.. Hiç bakmaz mı bu kadın? Kafasında binlerce soru olan Osman Amca anasının kapıyı kapattığını duyar duymaz doğruluyor. Hiç bir şey sormuyor bu kez, “âşık oldum” diyor sadece. “Âşık oldum!”

Anası, battaniyeyi elleriyle düzelterek, oğlunun başucuna oturuyor, gözlerine bakıyordu. “Ah, deli oğlan, bulamadın mı âşık olacak başka birini?” “Bulamadın mı âşık olacak başka zaman?” Hiç biri dışa vurulan sözler değildi, Esma evliydi, Osman’ın sayılı günleri kalmıştı. Bunu  söylememeyi tercih etti Bahar Ana. Zaten çok değil, tam iki gün sonra, cenazesi kalkacaktı Osman Amca’nın. Son iki gün…

Bu son zamanlarını, Esma’nın yollarını gözleyerek geçirdi. Fazlasıyla mutlu, hiç olmadığı kadar… Ve hiç olamayacağı kadar… Eh, onu böyle görmeye anası sevinse de, gerçeği bir o biliyor. Sevinçle hüznü aynı anda yaşıyor kadıncağız… Düşünmüyor değil aslında… “Bu insanın eceli, görevi tamamlanmadan gelmiyor…” Eğer doğruysa bu, Bahar Ana’nın bir görevi daha var: cenazeyi kaldırmak…

Evet, cenazeyi kaldıranların en başında yer aldı Bahar Ana… Son sözleri ağır oldu diyorlar Osman Amca’nın. İki damla gözyaşıyla beraber, yüzündeki muazzam gülümseyişiyle birlikte veda etmiş hayata. Hüzünlü bir mutluluk… Bahar Ana, ondan beklediğimiz gibi, tabutu titreyerek kaldıran elleri, dimdik omuzlarıyla beraber daha da güçlü görünüyordu. Hiç ağlamadı Bahar Ana. Hep gülümsedi. Sahi, insan böyle zamanlarda bile gülümseyebilir miydi?

“Ne yapalım?” dedi Bahar Ana. “Yaşasa, daha çok ölecekti…”