ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

HEPİMİZ BİRAZ ISSIZIZ

Urla yolundaydı. Bir okul dönemini daha bitirmiş, başarmanın verdiği hazla evine dönüyordu. Ailesinin özlemi her yanını sarmıştı. Her biri burnunda tütüyordu. Hele babası… Çok özlemişti onu. Çatık kaşlı bakışlarını, yeri göğü inleten gür sesini, yufka kalbini… En çok da içten, sıcacık sarılışını… Fazlasıyla yorulmuştu. Zira on iki saattir yollardaydı. Sanki mesafeler gözlerinde büyüyordu artık. Otobüsten indiğindeyse henüz gün ağarmamıştı. Alacakaranlıktı her yer. Dolayısıyla hala uyku mahmuruydu. Ve bu etkiyle ellerini geriye doğru birleştirerek esnedi. Üstündeki kırgınlık ve sersemlikten kurtulmaya çalışıyordu. Azda olsa kendisini toparladığındaysa kısa, küçük adımlarla ilçe dolmuşlarının hareket ettiği durağa yürümeye başladı. İçinde garip bir huzur vardı. Memleketine ayak bastığında hep böyle olurdu. Sanki evine kesin dönüş yapmış, bir daha hiç ayrılmayacak gibi hissederdi. Veyahut tüm tehlikelerden uzak, sorunsuz, sıkıntısız bir bölgeye geldiğini… Başka türlü bir şeydi yüreğinin boşluğunu dolduran, aydınlatan…

Henüz insanlar yeni yeni güne adapte oluyordu. Haftanın zor bir günü daha başlamıştı. Kimisi işine, kimisi hastaneye, kimisi de yarım kalan diğer zorunluluklarına koşturuyordu. Ama hepsinin de ortak paydası aynıydı. Zamanla yarışıyorlardı. Otobüsler, dolmuşlar, duraklar dolup taşıyordu. Ayça  da bir an önce evine gitmek, ailesine kavuşmak istiyordu. Bir müddet sonraysa beklediği dolmuş yaklaşmıştı. Genç kız da elindeki bavuluyla zaman kaybetmeden yerini almış ve hareket etmişlerdi. Urla’ya, evine, ailesine çok mesafe kalmamıştı artık. Bu düşünceyle heyecanı katlanarak artıyordu. Kim bilir annesi neler hazırlamıştı onun için. Bütün aşçılığını konuşturmuştu her zaman olduğu gibi. Öylesi eşsiz lezzetler yapardı. Babası ise sigaranın birini söndürür, birini yakardı heyecandan. Zira Ayça onun ilk göz ağrısıydı. Kardeşleri Kubilay’la Asu ise gözlerini ahşap evin penceresinden alamazlardı. Genç kız da onlardan farklı değildi. Çok özlemişti her birini. Ve hasretlerine dayanamayarak ilk bulduğu otobüsle yollara düşmüştü. Kavuşmalarına sayılı kilometreler kalmıştı. Dolmuş kat ettiği her ilerlemeyle mesafeleri değil hasreti tüketiyordu sanki.

Araç Urla’ya girdiğinde genç kız son durakta inmiş ve bavulunu eline alarak yürümeye başlamıştı. Çocukluğunu, lise yıllarını geçirdiği ahşap ev dolmuş durağının karşısında devam eden yokuşun sonundaydı. Küçüklüğünden beri hiç sevmezdi bu yokuşu. Nefes nefese bırakırdı insanı. Sanki ciğerleri oksijen almaya yetişemezdi o an. Tüm direnci, gücü kaybolurdu. Ayakları bedenini çekemez hale gelirdi. Ve yine bu yokuşu tırmanırken böylesi bir sıkıntı yaşamış, soluk soluğa kalmıştı. Nefeslenmeye ihtiyacı vardı her zaman olduğu gibi. Göğsü sıkışmıştı. Bayılacak gibiydi. Ve can havliyle bavulunu göz kararı bir yere bırakarak elleriyle dizinlerine tutundu. Güçsüz kollarıyla ancak onlardan destek alabiliyordu. Ciğerleri tükenmişti sanki. Ardından hafifçe eğilerek derin derin nefes almaya devam etti. Toparlandığını hissettiğinde yeniden yürümeye başladı. Yorulmuştu. Dayanacak gücü kalmamıştı artık. Eğer çok az yolunun kaldığını bilmese oracığa oturup kalacaktı. Nitekim mutluluğunun mabedi de görünmüştü çoktan. Ve gülümseyerek tükenmek üzere olan gücünü topladı, adımlarını hızlandırdı. Bahçe kapısına geldiğinde yıllarını geçirdiği evi tepeden tırnağa süzmeye başladı. Her yerini ince ince göz hapsine almıştı sanki. İki katlı şirin bir evdi. Ahşap bir yapıdaydı. Giriş kapısı eski zamanlardan kalma iki yana açılan devasa bir görüntüye sahipti. Ama yılların yorgunluğu onu da yıpratmış, bitap düşürmüştü. Açılırken iç gıcıklayıcı bir ses verirdi dış dünyaya. Alt kat samanlık ve ahır olarak, üst katsa oturmak için kullanılırdı. En önemlisi Ayça’nın mutluluk mabediydi. Her ne kadar eski ve yorgun bir görüntüye sahip olsa da genç kızın tek vazgeçilmeziydi. Öylesi mutluydu bu sihirli dört duvar arasında. Hatta zorunlulukları olmasa ayrılmak dahi istemezdi ruhunun sarayından. Ve böylesi düşünceler içinde ansızın yüreğine büyük bir hüzün kütlesi yerleşmişti. Özlemle hüznün harmanlandığı bir duyguydu bu. İçinde karmaşık bir buhrandı sanki. Ardından bahçenin küçük kapısını yavaşça açtı. Elindeki bavuluyla hızlıca giriş kapısına kadar geldi. Vakit yitirmeden eşikten adımını içeriye attı. O anda çocukluk günleri geldi aklına. Zira hala o günlerin büyüsünden kurtulamamıştı. Oyun oynayıp koşturduğu günler dün gibi gözlerinin önündeydi. Yuvarlanarak kolunu kırdığı gün, saklambaç oynadığı, bisiklete binmeyi öğrendiği zamanlar… Sonra derin bir iç çekerek sağ taraftaki merdivenlere yöneldi. Elindeki bavul ağırlığını fazlaca hissettirmişti artık. Yürüyüşünü iyiden iyiye zorlaştırıyordu. Fakat mecburdu taşımaya. Nitekim birkaç adım kalmıştı eve. Ve zor bela tırmanışına devam etti. Merdivenleri çıktığında salon bomboştu. Kimsecikler yoktu. Hayal ettiği gibi karşılanmamıştı. Resmen hayal kırıklığı yaşamıştı genç kız. Sonra tek tek odaları dolaşmaya başladı. Her yer bomboştu. Sanki herkes yer yarılmışta içine girmiş gibiydi. Ve sonunda terasa çıkmak geldi aklına.

Akabinde hızlıca koridoru geçti. Teras katın merdivenlerine geldiğinde heyecanla elbiselerini düzeltti, saçlarını havalandırdı. Karşılarına çıkmak için hazırdı artık. Ve kapıyı aralayarak yarı kapalı alana geçti. Düşündüğü gibi herkes oradaydı. Ama bir telaş vardı. Herkes panik ve tedirgin bir haldeydi. Sonra yerde birinin yattığını fark etti. Bütün aile onun başındaydı. Bunun üzerine genç kız da o yöne doğru sessizce yürümeye devam etti. Her yaklaştığı adımda içindeki huzursuzluk artıyordu. Belki biraz da korku vardı kuş gibi çarpan yüreğinde. Ve görüş mesafesi netleştiğinde beyninden vurulmuşa döndü. Yerde yatan babasıydı. Annesi başında iç çeke çeke ağlıyordu. Sanki bir yas hali vardı. Kubilay’la Asu ise korkmuş halde hareketsiz yatan babalarına bakıyorlardı. Yaşlı kadın Ayça’yı görünce daha acı bir feryatla bağırmaya başladı. ‘’Gitti. Dağ gibi erim, evimin direği gitti.‘’ diyerek yeri göğü inletiyordu. Ayça’ysa o an put gibi kaskatı kesilmişti. Karşılaştığı sahnenin etkisiyle şoka girmiş gibiydi. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilmeden öylece kalakaldı. Ve bir anda olduğu yerde dizleri üzerine çöküverdi. Başını elleri arasına alarak sadece babasının cansız bedenine bakmaya başladı. Sonra irkilircesine yerinden doğrulup toparlandı. Hemen babasının üzerine eğildi. Bileğini tutarak kaldırdı. Panik halindeki ruh haliyle nabzını kontrol etti. Başını eğerek kulağını göğüs kafesine yerleştirdi. Ve can havliyle kalbini dinlemeye başladı. Fakat tek bir olumlu netice yoktu. Yaşlı adam ölmüştü. Artık yoktu. Ve bir daha olmayacaktı. Zira o, sonsuzluğa yelken açmıştı.

Genç kız bunu fark ettiğindeyse cansız yerde yatan babasının bedenini itiştirmeye başladı. Bir yandan da konuşmaya. ‘’ Hadi kalk baba. Bak ben geldim. Kızın Ayça. İlk göz ağrın. Onurun, gururun, en büyük mutluluğun. Hadi kalk baba. Ne olur hadi kalk da kahvaltımızı yapalım. Bak yeni, güzel, huzur verici bir gün başlıyor. Bereketini kaçırmayalım. Baba ne olur kalk. Hadi ne olur. Kalksana hadi ne olur. Bırakıp gitme bizi. Ben sensiz ne yaparım. Nasıl yaşarım. Ne olur baba, bırakıp gitme bizi. Hadi kalk. Hadi… Ne olur ölme. Sen ölemezsin. Ölüp gidemez, bizi yapayalnız bırakamazsın. Bırakmazsın. Hadi ne olur kalk…‘’  Ve sonra ansızın babasının cansız bedenini yumruklamaya başladı. Ardından üzerine kapanarak ağlamaya. Öyle içli, öyle can yakan çığlıklar atıyordu ki her yerde yankı yaratıyordu sesi.

Bir müddet sonra çığlık ve yakarışlara mahalle sakinleri gelmişti. Onların bu halini, Seyit Bey’in cansız bedenini gördüklerinde şaşkına dönmüşlerdi. Ve içlerinden birkaçı acılı aileyi zor bela cenazenin bulunduğu yerden uzaklaştırıp sağlık görevlilerine haber verdi. Gelen ekipse yapılacak bir şeyin kalmadığını, Seyit Bey’in kalp krizinden öldüğünü söyleyerek gerekli raporu düzenlediler. Bir süre sonra yaşlı adam için ebedi yolculuğa hazırlık başlamıştı. Ayça ve ailesi son görevlerini layıkıyla yapmak için uğraş veriyorlardı artık. Her birinin vefa borcuydu bu. Evin babası için yapılması gereken en önemli şeydi belki de. Zira hepsinin üstünde tepeden tırnağa hakkı vardı. Bir evladın, bir eşin yapabileceği son fedakarlık, son ifadeydi böylesi. Öyle ki bir can parçasının, bir babanın toprağa verilmesi en büyük fedakarlıktı her zaman. En büyük acı, en büyük vefaydı hep.

Seyit Efendi yıllarca yaşadığı, ömrünü tüketip son nefesini verdiği evinden omuzlarda çıkarılmıştı. Tüm çevre, eş, dost, akraba, herkes yaşlı adamın cenaze merasimindeydi. En öndeyse küçük Kubilay babasının resmiyle adımlıyordu. Ardında omuzlarda Seyit Bey. Herkes üzgün ve ağlamaklıydı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. En arkadansa Ayça, Asu ve anneleri yürüyordu. Üçü de ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Hele ki Ayça… Yüzü gözü kıpkırmızıydı genç kızın. Dermansız ayakları cansız bedenini kaldıramıyordu sanki. Öylesi bitkin ve ruhsuz bir haldeydi. Çevreyi, insanları, sesleri duymuyordu. Sessiz bir çığlıktı yüreğinde kopan fırtına. Ruhsuz, duygusuz yol alıyordu sadece. Sanki dakikalar, saniyeler başkaları için ilerliyordu. O ise sadece yürüyordu. İçi boşalmış gibiydi. Konuşmadan suskunca adımlıyordu. Boğazında bir şeyler düğümlenmişti. Dokunsalar dünyayı yıkacak haykırışlar biriktiriyordu içinde. Nedensiz yankılarla küfrediyordu kaderine, yazgısına. Her ettiği küfürle daha da hızlanıyordu adımları. Sonra ansızın sendeledi. Başı dönmüştü. İçindeki çığlıklarda boğulacaktı o an. Dünya denen namussuz gezegen yer değiştirircesine daireler çiziyordu çevresinde. Ansızın destek aradı kolları. Tutunmaya, ayakta kalmaya ihtiyacı vardı. Yoksa düşecekti. Kalbi kaldırmamıştı böylesi ağır bir havayı. Canı yanıyordu. Bedeninin her zerresi, her parçası koparılıyordu sanki. O an sadece yanındakilere tutunabildi. Çevredekiler korku dolu gözlerle yardımcı olmaya çalıştı genç kıza. Ve sessizce toparlandı. Ardından duygusuzca yürümeyi sürdürdü. Her yeri ürpermiş, diken dikendi. Fakat buna rağmen hala put gibi kaskatıydı. Suskun ve tepkisiz. Kim anlayabilirdi yüreğinde kopan fırtınayı, acıyı, yılgınlığı. Babasını koparmışlardı ondan. Sürükleyerek götürmüşlerdi sanki. Dünyayı yıkıp darmadağın etseler daha kolaydı belki de. Ama alıp götürmüşlerdi işte onu. Kaybetmek neydi böylesi anın yanında. Yüreğinin diğer yarısını, aşık olduğu tek adamı, babasını çalmışlardı ondan. Biliyordu. Artık olmayacak, geri gelmeyecekti. Mutlu hikayesinden koparmışlardı yaşlı adamı. Adalet bu muydu? Böylesinin bir ismi asla olamazdı ki. Vicdan en büyük adalet merkeziyse eğer, bu yaşanılanın adı ne olabilirdi? En büyük denge merkezinin, vicdanın kabul ettiği şey ne olabilirdi, nasıl isimlendirilebilirdi? Durmadan, aldırmadan yürüyordu. Hiçbir şeyi gözü, ruhu, duyuları görmüyor, hissetmiyordu. Ne kadar yol almıştı bilmeden adımlıyordu sadece. Sonra bir anda aile mezarlığında buldu kendini. Öylece yıkılıverdi kara torağa. Ayça sadece nefes alan bir bedendi o an. Hissetmeyen, görmeyen, işitmeyen… Mantığını, aklını, duyularını yitirmişti. Ne yapacağını bilmeden çaresizce çevresine bakınıyordu. Sonra babasının ebedi istirahatgahına defnedilişini seyretti. Ağıtlarla, gözyaşlarıyla uğurlamıştı onu. Ve ansızın hayali canlandı gözleri önünde. Gülen yüzüyle hatırlamıştı yaşlı adamı. Halbuki çok gülen biri olmamıştı hiçbir zaman. Fakat güldüğündeyse yeri göğü inletirdi kahkahaları. Öylesi güzel gülümserdi. Yüzündeki tebessüm ve kahkaha insanı kıskandırırdı. İmrenirdi insan onun gülüşüne. Ve ağlamaklı haliyle yerinden kalktı. Sürünen adımlarla mezarın başına değin ilerledi. Uzun uzun baktı babasının mezarına. Ardından yürek titreten bir sesle bağırmaya başladı. ‘’Babaaa… Ne olur gitme. Bırakma bizi…’’  Ve içindeki yangınla yere kapaklanarak bırakıverdi göz yaşlarını. Aksi halde unufak parçalara bölünecekti oracıkta. Zira yüreğinde bir volkan vardı genç kızın. Tedavisi olmayan acılar oluşmuştu yüreğinde. Babasının gidişiyle kararmıştı bütün dünyası. Kaybolmuştu simsiyah karartılarda.

Aslında herkes birilerini bırakır gider arkasında. Yüreklerinde sakladıklarını terk eder sessiz sedasız. Zifiri karanlıklara, karabasanlara feda eder. Yitiriverir hasretle içinde sakladıklarını. İçli bir şarkı, acılı bir serzeniş gibi. Hatta hep derler ya hani ‘’Her zaman yanında olacağım.’’ diye. Kocaman bir yalandır bu. Zira herkes terk eder terk etmem, terk edemem dediklerini. Aslında her gidiş bir kaybedişti. Sadece suskunca kabullenilen bir yenilgiydi. Usulca kaderine razı gelmekti. Çünkü her hikayenin bir gideni, birde kalanı vardı. Gidenler vefasız, kalanlarsa acı çekendi. Seyit Efendi vefasız, Ayça ve ailesi ise kahrolandı. Nitekim yarım kalmışlardı. Bedenleri, ruhları koparılmıştı sanki. Sanki yürekleri yerinden sökülüp alınmıştı. Eksikti yani görülmez yerlerinde bir şeyler. Ne yapılsa dolmayacak şekilde eksik. Zira kader çoktan olması gerekeni yazıp senaryolaştırmıştı bile. Çoktan örgüsünü örmüştü.

Ayça ise yaşamıyordu sanki. Babasıyla beraber diyar değiştirmiş gibiydi. Kaskatı bir ölüye benziyordu. Veyahut bir robota. O an bütün hislerini kaybetmişti. Onun toprağıyla yer kürenin en derinlerine gömülmüştü. Ruhsuzlaşıp yok olmuştu. Canı yanıyordu. Belki de bütün bedeni. Ama net olansa sadece babasının vefatıydı. Sanki çırılçıplak kalmıştı. En büyük desteğini, arkasındaki dağı, koca çınarını yitirmişti. Ondan sonra ne yapacağını, nasıl yaşayacağını bilmiyordu. Tek bildiği uçsuz bucaksız bir boşluğun içinde kaybolduğuydu. Tutunmak isteyip de tutunamadığı, kurtulmak isteyip de kurtulamadığı. Gerçeği hazmetmeye başladığında artık yarım bir insandı. Yüreği, vicdanı, kalbi artık hep yarımdı. Ve kendine söz vermişti. Onu hiçbir zaman unutmayacaktı. Her nerede olursa olsun hep yüreğinde, kalbinde taşıyacaktı. Asla yalnız bırakmayacaktı kara toprağın altında. Çünkü bu onun vefa borcu, en büyük göreviydi. Öyle ya yüreklerde kocaman bir yer açıp ömrünün sonuna dek orada yaşatmak değil miydi vefa denen duygu? Sevdiklerini, kaybettiklerini orada saklamak değil miydi hep? Son nefesine değin en derinlerde taşımak, nereye gidilirse gidilsin oraya kadar götürmek değil miydi? Belki de kaybedilmeyecek, yitirilmeyecek şekilde saklamaktı görülmez, ulaşılmaz yerlere. Ayça da babasını yaşatacaktı sonsuza dek yüreğinde. Hep içinde hissedecekti onu. Her nerede olursa olsun hep ondan destek alacaktı. En zor zamanlarında bile yüreğinde yaşattığı kılavuzundan güç alacak, hayata tutunacaktı. Ve hiçbir zaman, hiçbir kimse yerini alamayacaktı. Öyle ki tutulan bu vefa nöbeti sonsuzluğa adanmışlık gibi sürecekti. Zira vefa denen duygu böylesi derinlere kazındığında anlam kazanmıyor muydu zaten?