ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

DURAĞANLIĞIM

Hüzünlü bir gecenin bıraktığı dolu bir küllük, yarıda bırakılmış soğuk bir kahve.

Gürültü…

Ses…

Rahatsızlık seviyesine gelindiğinde ay yerini çoktan güneşe bırakmış oluyordu.

Yatağa giden yollardan nefret etmenin verdiği acı haz, yataktan çıkmak istemeyen bedene hep yenik düşüyordu. Daha ziyade geceme eşlik etme isteğinin erken gitmeleriydi sanırım durağanlığım. Ya da asgari yaşama tabi olan hayatların, bayram misafirliklerinde erken biten ziyaretlerini ‘zengin kalkışlarına’ dayandırmaları gibiydi.

En kötüsü, en kötürümü aklımın tamamına sahip olan hükmün, hayatım boyunca hayaline erişemeyecek kadar uzağımda olmasıydı varlığının.

Soğuktan kaçma çabalarıyla hızlanan adımlar, bir otel samimiyetsizliğine kurban oluyordu. Yarı pansiyon neşesi kâfiydi hâlbuki.

Kapanan kapı, açılmayan oda ışığı bir anlık yok edebilmişti aramaya çıkmadığım benliğimi. Ve mırıldandığım ‘keşke hep sürse’ içerleyişleri…

Cebime uzanan elim, mücadelenin verdiği zaferi çakmakla kutluyordu. Uzun süren koridorun ritim sesleriydi dumanımın sigarası.

Sessizlik yanındakinin güzelliğini bozmamak için yapılan eylemdi.

Fakültedeki Güzel Sanatlar dersi düşmüştü aklıma. Dersteki soru, sınavında kaldığım cevap. Güzel olan neydi?

Boş bir sayfaya tebessüm etmek, için için sana bakmak. Hangi eğitim severi tatmin ederdi bu cevap?

Dedim ya durağanlığım…

Sana ait zaman dilimlerinin hepsi küskündü. Sükûnet sen varken olmalıydı.

Benim için…

Senin için…

Aykırı fikirlerim, seninle dizginleşiyor. Yine de aykırı seviyordum seni. Ne önemi vardı düzenli yemek yemenin, tıraş olmanın.

Silmek, efkârlanmak kolay olandı bu zamanda.

”Peki ya hangi zaman dilimi senden geçiyordu?”