ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

AYAĞIMIN KABI

Havaların mevsim normallerinin üzerinde seyrettiği şu günlerde hazır vakit varken, hava da güzelken kendimi ani bir kararla dışarı atayım dedim. Ohh ciğerlerimi dolduracak kadar derinden çekebileceğim bol oksijen olmasa da serin ve huzur verici bir hava var dışarıda, keyfini çıkarmalıyım. Üstelik ocak ayının ortasındayız. Senelerdir İstanbul’da olmama rağmen vücut alışkanlığı mıdır nedir geçmişi yad etmeden duramıyor bedenim ve ruhum. Şimdi memlekette zemheri soğukları,sis,pus dondurucu soğuklar…Televizyon haberlerinde, sosyal paylaşım sitelerinde en çok takıldığım konu: şiddetli soğuklar ve bu soğuklarda hala ayağında yırtık eski lastiklerle okula giden çocuklar. İçim yeniden ürperdi, yüreğim sızladı, ayaklarım üşüdü birden, çocukluğuma döndüm yeniden. Yürüdüğüm kaldırım kenarında duran dolmuş şoförünün kornaya basmasıyla kendime geldim.Şehrin göz kamaştıran ışıkları, korna sesleri, sokak satıcılarının sesi… Mümkün mü birkaç saniyeliğine de olsa buradan uzaklaşmak?

Yok arkadaş tadını çıkarmalıyım şu birkaç günlük yalancı baharın. Hem sen iki ay önce iş yerinden birkaç arkadaşınla birlikte iki koli ayakkabıyı doğuya göndermedin mi? Geçen yılda yine elbiseler göndermiştin kolilerce…

Tempomu artırdım, uçacak gibiyim. Yok bu sefer havanın etkisinden değil ayağımdaki ayakkabının hafifliğinden. Bu ayakkabıyı ve evdeki diğer ayakkabılarımı çok seviyorum. Hem de bütün eşyalarımdan ,takılarımdan daha çok. Geçen hafta albümlere bakarken rastladığım eski bir fotoğrafın etkisindeyim hala. Yine bir fotoğrafla seneler öncesine gittim ve günlerdir oralardayım. Niye mi?

Geçen yılbaşı akşamı eski albümlere bakarken lise yıllarımda çekildiğim bir fotoğrafta ince bir ayrıntıya takılınca oradan daha da eskilere gittim farkında olmadan: üzerimde kırmızı zemin üzerine örülmüş ince motifli kazak, altına beyaz gri karışık bir etek, saçlar kısa; en sade en doğal hallerim işte. Sonra ayağımdaki ayakkabılara takıldı gözüm. Siyah rugan, hafif topuklu ama ön kısmından bile belli altı açık. Kim bilir hangi ablamın, hangi kuzenin ya da hangi akraba yada komşunun giymeyip biz giyelim diye önce evimize sonra ayağıma giren o ayakkabı.

Ama sıkıntı yok eminim. Mutluyum, üç beş santimlik topukla da boyum uzamış, kim takar yırtık ayakkabıyı.

Bugün artık ellili yaşlara doğru yol almış olmama rağmen, her ay en kalitelisinden üç-beş ayakkabı alacak imkanım olmasına rağmen geçmişteki yürek sızısı, ayak acısı, düş kırıklığı bir fotoğraftan ansızın böyle çıkıp gelebiliyor yeniden bugünlere… “Bacak kadar çocuk” denilebilecek yaşlardayız. İlk okuldayım, köyden şehre henüz taşınmışız. Konuşmamız,oturup kalkmamız, nerede nasıl davranacağımız sık sık öğretiliyor aile büyükleri tarafından. Anaya, anne, neneye nine, dadaya baba dememiz gerektiği. Şehir yaşantısına uyum sağlamamız, köy dilini, yaşamını unutmamız gerekiyormuş. Yoksa ayıplanırmışız. Çok şükür hepsini zamanla kavradık da; ayağımıza ayak bağı olan şu lastik ayakkabılarla, pilaç (plastik ayakkabı)larla kendimi akranlarıma hatta öğretmenlerime kabul ettirmeyi başarmam zor görünüyor. Düşünün ayağınızdaki pabuç küçücük bir ilkokul talebesinin nerede nasıl durmasını arkadaş çevresini, oyundaki rolünü, öğretmenin vereceği görevi belirliyor. Hele eskiyince durum daha da vahim: Kemal Sunal’ın “Süt Kardeşler” filmindeki yaşadığı sıkıntıyı yaşıyordum: “dışarıda imbizatlar, evde kumandan…”

Kardeşlerimin ya da benim lastik ayakkabımız eskiyince annem önce evdeki kumandanların (dedem,babaannem,büyük ninem) onayını almak için bir şekilde ortam ayarlayıp dile getirirdi ihtiyacımızı… Biraz da abartıp, acındırarak dillendirirdi. “Geçende şu kız (bizden biri) okuldan gelirken ayağı buzda kayıp düşmüş. Ayağındaki lastik eskimiş, düzlenmiş… Bahara kadar idare etsin derim ama bu sefer de yağmurda çamurda nasıl gider bilmem ki… diyemeden evdeki büyük kumandanlar kararlı bir şekilde annemi bastırırlar:” Biz bunların çağında (yaşında) iken çarık bile bulamazdık. Eski palazları (kumaşları) üst üste diker öyle giyerdik.

Mesele anlaşılmıştır. Annemin ilgisini sevgisini bu yolla da olsa hissetmenin hazzıyla ayakkabı meselesini başka bahara ertelerdik.

Dedim ya bacak kadar denilecek yaşlardayız. Henüz televizyon, sinema yok hayatımız da. İyi ki de yokmuş. Birde o taraftan bir cephe açılacaktı yeterince karışık olan durumumuza. Hayatımın o dönemdeki merkezi okulum ve elbette ki sınıf arkadaşlarım ve öğretmenlerimdi.Fakat akranlarımın ya da duruma göre öğretmenlerimin benim gibi lastik ayakkabıyla gelen köylü çocuklarına tahsis ettiği yer farklıydı. Müsamere seçimlerinde,müdür odasına gönderilmelerde, sınıf etkinliklerinde güzel papuçlu arkadaşlar görev alırdı. Sonra teneffüslerde oyun oynarken öğretmenin en gözde öğrencisi, ya da başarısı pek olmasa da cazgırlığı ile ön plana çıkan liderimiz ayaklarımıza bakarak görev dağılımı yapardı. Bana verilen bütün görevleri birazcık da olsa hatırı sayılır bir konumum olabilsin diye fazlasıyla yerine getirmeye çalışırdım. En azından oyunda da olsa “köylü” değil bizzat adımla çağrılma şansına kavuşurdum. Hele ebe olup, yüze kadar saydıktan sonra her biri okul bahçesinin en bilinmez yerlerine saklanan güzel pabuçlu arkadaşları yakalayıp sobelemek…Bu görev ikinci sınıf insan muamelesi gören biz köylülere verilirdi her zaman. Tabi ki üzerimize lütfedilen bu yüce görevi bütün enerjimizi kullanarak yapardık. Sonra hem kendimiz hem de bizi oyun da kendilerine zor görevlerle dahil eden arkadaşlarımız çok mutlu olurduk. Nefes nefese birbirimizi yakalayıp sobeler bazen direnmeye çalışan şımarıkları, aramızdaki sınıf farkını unutup yaka paça ebe yapardık.

En karanlık zamanda bile umut ışığının olduğunu o yaşlarda farkında olmadan keşfetme fırsatı da buldum o dönemde. Belki de ayağımdaki kabın, gölgem olmaktan çıktığı, gideceğim; duracağım yeri belirlemesinden kurtulduğum önemli bir sürece girmiştim.

Evimizdeyiz… Benden üç yaş büyük ablam 10 Kasım’da okumak için bir şiirin bütün kıtalarını tekrar tekrar okuyarak, odanın içinde dolanarak ezberlemeye çalışıyordu. Bende ninemin yanında sedirin kenarına ilişmiş vaziyette oturmuş, babaannemin verdiği eski yün kazağı sökerek yumak yapmaya çalışıyordum. Kim bilir kaç tane çorap örülecekti bu yünden. Bir yandan da şiire dikkatimi yönelttim. Ablamın defalarca tekrar ettiği şiiri farkında olmadan ezberlediğimi fark edince birden beynimde şimşek çakmış gibi uyandım: Bu şiiri ben de okumalıyım. Öğretmenimiz yüzbaşının oğlu Hakan’a ezberlemesi için bir şiir vermişti ama belki cesaret edip öğretmenime söylersem bende bu şiiri okurum. “Ablam ortaokulda okuyor, bu şiiri ondan öğrendim” derim. Birkaç yerde takılıyorum ama olsun. Ablam evin bir köşesinde elinde kitabı, şiir metni yüzüne doğru çevrilmiş  okuyor, diğer sayfası katlanmış, üstünde Büyük Önderimizin at üstündeki muhteşem fotoğrafı bana dönük:

                                               Mustafa Kemal’i düşünüyorum;

                                               Yeleleri alevden al bir ata binmiş

                                               Aşıyor yüce dağları, engin denizleri,

                                               Altın saçları dalgalanıyor rüzgârda,

                                               Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri…

Şiir sesli olarak  okunmasa da o muhteşem renkli baskı fotoğrafa bakıp, birebir aynısı olmasa da onlarca şiir, söz dile gelebilirdi. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın beş kıtalık şiirini oturduğum yerde sadece bana dönük o muhteşem fotoğrafa bakıp hatta içine girip hayal gücümü de devreye koyarak ezberlemiştim. Yarın büyük gündü benim için. Şimdi ben de ablam gibi prova yapmalıyım, ama nasıl? Evdekilere de sürpriz yapmalıyım. Herkesten tek tek aferin almalıyım. Yaz tatilinde Kuran kursuna başlar başlamaz Arap alfabesini sökmüştüm. Dedem bir avuç akide şekeri ile ödüllendirmişti. Hem şimdi bir taşla iki kuş vurmak var işin içinde. Kaçar mı böyle bir fırsat!

Ablam kitabı bırakıp dışarı çıktı. Ninem de sedirin üstünde oturduğu yerden şekerleme yapıyor. Ezan sesini duyunca uyanacaktı  her zamanki gibi. Hemen camın önündeki kitaba koştum. Baştan sona  ezberlediğim şiiri birde kitaptan takip ettim. Tamam,birkaç yerde takılıyorum ama tekrar edince ezberlerim. Hemen şiiri Türkçe defterimin arka sayfasına süratli bir şekilde yazdım ve beklemeden dışarı fırladım. Prova yapabileceğim uygun bir yer bulmalıyım… Bahçede kimse yok gibi… Evet evet yok.Defterin arka sayfasını açtım katladım. İnanamıyorum şiir elimde artık. Ahh çok mutluyum. Sesimi açmak için hafif öksürdüm:

                               Mustafa Kemal’i düşünüyorum;

                               ………………………………………………..

                               …………………………………………………

Aşıyor yüce dağlll….. diyemeden mahallenin en problemli çocuğu Muzo (Muzaffer)’nun alaylı sesiyle bütün sihrim bozuldu. Evinin damında, otların arasında tünemiş beni izliyormuş manyak:

– Olaa… çocuklar gelin helee… kara kız delirmiş.

Önce korktum ama kendimi hemen toparladım. Sadece arkasından ne yapacağını gözlüyorum. Tepkisizliğime o da şaşırmış durum da. İki üç tane taşla kovalanmamanın şaşkınlığı belki de…

– Kızz ne yapıyon öyle deliler gibi?

İlk defa Muzo’ya karşı bu kadar sabırlıyım. Yok yok bulaşmayayım. Ben büyük işler peşindeyim. Muzo’nun icabına daha sonra bakarım. Belayı başka yerde arasın artık.

Arka taraftaki bahçeden diğer çocuklar toplanmadan yıldırım hızıyla evimizin merdiven boşluğuna kaçıp saklandım. Bu tarafa gelmeleri yasak nasıl olsa… Hay aksi şeytan! Olmayacak yerde bir manyaklık yapıp canımı sıktı hiç yoktan. Tamam çocuklar da yok, Muzo’da… Yeni prova yerimi düşünmeliyim: Aaa Kemal dayıların inşaat halindeki evi olabilir, nasıl düşünemedim orasını.Hem bu saatte ustalar da yok, hem bize emanet hem de orada ses yankı yapıyor…

Evettt burası tam bana göre, kimse rahatsız edemez artık. Vakit kaybetmemeliyim. Tekrar bir ses akordundan sonra başladım. Elimi kolumu da uygun dizelerde kullanıyorum rahatça. Bazen çoşkuyu abartınca ses fazla yankılanıyor. Yok, azıcık ses tonumu düşürmeliyim. Belli mi olur, Muzo buraya da gelir…

O gece erkenden yatağıma girdim. Kardeşim yanıma gelinceye kadar sessizce provaya devam ettim. Hem yatağı da nefesimle ısıtmış olurum, havalar iyice soğumaya başladı. Annem sobayı henüz kurmadı, aile büyüklerinden tasarruflu davrandığı için takdir görmek istiyor ama akşamları annem ve babamla paylaştığımız odanın yer yatağı buz gibi oluyor. Songül çok memnun olacak bu duruma.

Uykuya nasıl daldığımı hatırlamıyorum. Sabah annemin uyandırmasını beklemeden yataktan fırladım. Babaannem bahçede beslediğimiz ördeklerin evin eşiğine kadar gelip karınlarını doyurmak için ergen sesleriyle topluca vak vaklamalarını susturmak için girişteki holde koca naylon leğende kuru ekmekleri ıslatıyordu. Açık kapıdan içeriye dolan sabah ayazının soğuğu iliklerime kadar işledi. Lavaboda buz gibi soğuk suyu önce avucuma doldurup yüzüme vuracakken vazgeçtim. Ellerim soğuktan sızlamışken yüzüm kim bilir nasıl dayanır? Suyu lavaboya geri boşaltıp ıslak ellerimi yüzüme sürdüm. Bugün özel bir gün. Allah’ım umarım öğretmenim beni de kürsüye çıkartır. Hayal etmeye bile korkuyorum.Hem çıkarmasa da sınıfta okurum. O şımarık kızlara da hadlerini bildirmiş olurum. Ayağımdaki pabuçla alay etmenin cevabı olacak bu şiir. Annemin uyarılarını beklemeden siyah naylon önlüğü kafamdan geçirerek aşağı doğru çekiştirdim. Naylon beyaz yakalığı takmadım: Bugün Atamızın ölüm yıl dönümü yas tutmamız gerektiği için yakalığı takmamamızı tembihledi öğretmenimiz. Saçlarımı da ince kemik tarakla taradım aceleden. En zor olanı da, kıvırcık kömür karası saçlarımı taramak. Annem beyaz kurdelemle yanıma geldi,beni hazır görünce memnun bir ifadeyle gülümsedi:

– Aferin kara kızıma,herkesten önce hazırlanmışsın.

– Bugün 10 Kasım anne. Öğretmenimiz erkenden gelin, dedi.

– Ocakta bazlama (evde yapılan buğday ekmeği) ısıttım. Sofraya da peynirle tereyağı koydum. Karnını iyice doyur ki zihnin açık olsun, kafan çalışsın. Haydi saçında örüldü, tez davran…

Okula doğru yol alınca ilk defa ayağımdaki kara lastiklerin ayağımdaki kap, yüzümün karası,baş belam değil de beni okula kolayca götüren, hafif rahat bir araç, hatta uçacakmışım hissi uyandıran gizli bir kanatmış duygusuna kapıldım. Komşumuza senelerdir bekçilik yapan sadık emektar koca it, boynundaki kalın zincire rağmen, her gün yaptığı gibi; üzerime hışımla yönelip kovalama zevkini yaşayamadan kendimden emin adımlarla yukarıya doğru hızlandım. Okulum yakın sayılırdı. Hele bugün daha yakınlaştı sanki… Dün ve önceki günlerde olduğu gibi ayağımı sürüyerek gitmiyorum. Bütün okul, öğretmenlerim arkadaşlarım beni bekliyor hissindeyim.

Okulumuzun giriş kapısına yaklaşınca subay çocuklarını taşıyan askeri servis aracı, bahçe kapısına yanaşıp durdu. En önden küçük çocuklar, kalın metal kilitli rengârenk sırt çantalarıyla birbirleriyle yarışırcasına koşar adımlarla bahçeden içeri girdiler. Her gün hiç bıkmadan bakışlarıyla davranışlarıyla canıma okuyan beyaz yüzlü kızlar da birbirlerinin koluna girmiş halde araçtan aşağı indiler kikirdeşerek… Yok, yok bugün canım acımayacak. İlk defa onlara karşı mağrur bir ifade ile bakıp adımlarımın ritmini bozmadan; hatta onlara yol vermeden bahçeden içeriye daldım.

Okul müdürümüz kürsüye çıkarak kısa bir konuşma yaptı. Siren sesini beklememizi, bugünün matem günü olduğunu, ses çıkarmadan durmamızı tembihledi. Törende görevli olan seçkin arkadaşlarımız ellerinde ki kâğıtlara bakarak öğretmenlerimizle son provalarını yapıyorlardı. Hakan’ın sarışın annesi de gelmişti. Kalın çerçeveli güneş gözlükleriyle kürsünün hemen önüne yerleştirilen koltuklardan birine oturmuş bekliyordu. Matem saati yaklaştı… Siren sesleri, motorlu araçların korna ları kulakları yırtarcasına tüm şehirde yankılanıyordu…

Günün anlam ve önemini anlatan konuşmalar, Atamızın hayat hikayesi kürsüye çıkan öğretmen ve öğrenciler tarafından anlatıldı. Hakan elinde bez mendille bir yandan burnunu siliyor, bir yandan da elindeki kâğıda göz gezdiriyordu. Nihayet kürsüye çağrıldı, öğretmenimizin göz bebeği, geleceğin bilim adamı olacak yeteneğe ve zekâya sahip öğrencisi Hakan. Kalın camlı gözlükleriyle, sempatisiyle hepimizin sevdiği değer verdiği bir arkadaşımızdı. Kısa boyuna rağmen kürsüye çıkınca devleşti gözümüzde. Atamızı anma günlerinde alkışlamak yasak olduğu için kendimizi zor tuttuk O’nu desteklemek için.

Önce kürsünün kenarına konulan cam bardaktaki sudan bir yudum içti. Bir kaç gündür grip nedeniyle hasta olmasına rağmen ailesini dinlememiş ısrarla okula gelmişti. Kendi hayallerimi unuttum,  Hakan kürsüye çıkınca. Nefesimizi tutmuş bekliyorduk O’nun şiirini.

Atatürk’ten Son Mektup adlı Halim Yağcıoğlu’nun şiirine hepimizi derinden etkileyen bir coşkuyla başladı Hakan.

Siz beni hâlâ anlayamadınız

Ve anlayamayacaksınız çağlarca da,

Hep tutturmuş “yıl 1919, Mayısın 19’u” diyorsunuz

Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övünüyorsunuz.

Mustafa Kemal’i anlamak bu değil,

Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.

Şiirin ikinci kıtasına geçince boğazı kurudu, bir yudum su aldı. Tekrar denedi cümleler boğazında yüreğinde tıkandı sanki. Birkaç deneme yaptı olmadı. Okul müdürümüz kürsüye yaklaşarak Hakan’ın kolundan şefkatle tutarak:

– Aferin oğlum hasta olmana rağmen iyi okudun. Şimdi biraz annenin yanında dinlen ya da evinize gidin olur mu?

Hakan’a moral vermek için alkışlamak istedik ama öğretmenimiz eliyle işaret ederek bizi engelledi.

Program başka sınıftan öğrencilerin sırayla kürsüye çıkmalarıyla devam ediyordu. Hemen yanı başımız da duran sınıf öğretmenimiz biraz üzgün birazda sinirli bir ifade ile söyleniyordu:

O kadar söyledim bu çocuğa… Oğlum sen hastasın istersen gelme… Şimdi başka bir çocuk sınıfımız adına çıkar okurdu… Allah’ım söylesem mi öğretmenime dün güzel bir şiir ezberlediğimi, çok çalıştığımı? Kısa süreli bir tereddütten sonra cesaretimi toplayıp öğretmenime söyledim. Şiirin adını, yazarının ismini. Kurtarıcısına kavuşmuş mağdur edasıyla birazda şaşkınlıkla baktıktan sonra kendini toparladı. Öğretmenim kolumdan tutarak beni girişteki müdür muavinin odasına götürdü. Kısa bir prova ve birkaç tembih ve taktik ten sonra hızla dışarı çıktık. Öğretmenim okul müdürümüzün kulağına yanaşarak bir şeyler söyledi belli ki onayını istedi.Bizim sınıfımızı temsilen başka kimse çıkmamıştı, Hakanınki sayılmazsa… Öğretmenimle küçük bir göz teması ile uzaktan anlaştık. Başaracağım…

Kürsüye çıkan sunucu arkadaşımız sınıfımı adımı ve şiirimi anons ederek çağırdı.  Etrafımdakilerin: “Bu mu okuyacak” diye fısıldanmalarını, umursamadan hedefine kilitlenmiş düşmanları yok etmeyi kafasına koymuş asker gibi yöneldim mevzime…

                                               Mustafa Kemal’i düşünüyorum;

                                               …………………………………………………….

Kömür karası saçım altın sarısı, kara gözlerim deniz mavisi olmuş; yeleleri alevli ata artık ben binmiştim, kara lastik ayağımın kabıyla. Yüce dağları, engin denizleri aşıyorum. Saçlarımın dalgalandığını, mavi gözlerimin ışıltısını hissediyorum, destanlar yazıyorum meydanlarda…