ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

NEFES

Uzun bir süredir kıymetli anlar yaşayamıyordum yahut zamanı kıymetlendirmek adına değer üretmiyor ya da değersiz yaşıyordum. Günlerim hızla geçiyor dakikalarımı hissetmez oluyor ve böylece hislenmeyi unutuyordum. Şöyle geriye dönüp baktığımda afaki boşlukların iç dünyamda oluşturduğu ağırlık tarif edilemez oluyordu.

Ufuklar siyah, mecazlar anlamsız,

Saatler tüm olağanlığına rağmen acımasız.

İfrat ve tefrit arasında dönmek değildi benimkisi, hal böyle olsaydı arada bir huzurun iklimine de uğrayacak olurduk ama nafile. Her günüm aynı geçiyordu aşağı yukarı. İşine gidip gelen, bekârlıktan dolayı eve ondan aşağı girmeyen, acelece kahvaltılarla güne başlayan bol tekrarlı bir hayat yaşıyordum.

Ne zaman ondan ayrıldım o vakit kalbimin derinlerinde bir sapan taşının aniden fırlayıp gitmesi gibi anlık ve beklenmedik bir boşluk oluştu. Bizimkisi öyle aşk meşk falan değil, dosttuk biz, bunu da aşktan öte bilirdik. “Dostluk aşktan da üstündür” demişti büyük şair, evet O demişti, biz yaşıyorduk. Mahalleden arkadaştık onunla, ben herkesle kolay kolay arkadaşlık yapmazdım. Sanırım kahrımı bir tek o çekebiliyordu. Onun dışında her şey uzak gelirdi bana sanki onun yakınlığı tüm uzaklıklara bedeldi benim için. En büyük yanlışım ona bu kadar bağlı olduğumu geç anlamamdı.

Onunla tanıştığımızda ilkokulun ortalarıydı. Karşı binanın boş olan son katta ki dairesine göçmüşlerdi. Yaşımız aynıydı ve aynı sınıfa düşmüştük. Okul yolu uzundu, sohbetler tatlı ve ara sıra kendimize çıkardığımız maceralarla heyecanlıydı. İri cüssesi yoktu ama kuvvetliydi. Bu yüzden onun yanındayken hep güvende hissederdim. Bilirdim asla terk etmezdi.

Lise yıllarına geldiğimizde âşık olmayı öğrendik. Alışmıştık bu kelimeyi duymaya bu yüzden her içimizden geçeni aşk sanırdık. O susardı bu durumlarda. Susar dinlerdi. Bilirdim iç dünyasında bir şeyler yaşadığını, bilirdim ama hiç bildirmedi o duygularını bana. Hararetle okurdu, benim okumam içinde sürekli telkinlerde bulunurdu. Haftada bir bana kitap verir bende sırf hatırının büyüklüğüne hürmeten verdiklerinin bitirmeye çalışırdım. Her seferinde ne anlatmak istemiş bu kitapta sorusuna da cevap veremezdim.

Yıllar ki acımasızlığını bir bavulla bize sunar,

Ve sonra düşürdüğü her kuyuda bize bakar.

Üniversiteye başlamıştık. Küçük mahallemizden çıktık, büyük bir şehre seher vakti ilk adımımızı attık. Aynı üniversitede olmasak da aynı şehirdeydik. Kimseye söyleyemedim ama sırf onunla aynı şehirde olabilmek için yazdım bitirdiğim bölümü. Bir apartmanın giriş katında küçük kiralık bir evde yıllar birbirini kovaladı. Onunla geçiriyordum okul dışında ki tüm zamanımı. O yine hiç durmadan okuyordu. Artık yazmaya da başlamıştı. Öyle ki sürekli defter alıyor, loş ışık altında sabahlıyordu. O defterlerin içinde ne yazdığını hiç görmedim. Üniversite bittikten hemen sonra ben bir işe yerleştim. Kendimi idare etmekten öte iyi para kazanıyordum. O üniversitede hoca olarak kalmaya karar verdi. Uzun bir süre sınavlara hazırlandı. Sonra yurt dışından kabul gördü. Bu haberi ilk duyduğumda büyük bir şok yaşamadım, hatta alışırım dedim. Ne zaman ki eşyalarını toplamaya başladı o vakit ben kendimi dipsiz bir kuyuda gibi hissettim.  Evet, en sonunda gitti ama onun gidişiyle kuyu iyice kararmaya başladı.  Umudum yoktu, kuyudaydım, Yusuf istidatından zerre yok. Aradan epeyce süre geçti kendimi toparlamaya çalıştığım zamanlar oldu ama bir faydası yok. Aslında bu dağılmışlığı bir bakıma gururuma yediremiyor ve kendime kızıyordum. Ara sıra arıyordu beni, biraz hal hatırdan sonra biraz sohbet, tamam. Oralarda durumu iyiymiş dönmeyi şimdilik düşünmüyormuş.

Ömrümün en güzel yıllarını tek başıma, dünyaya hiçbir şey katamadan dünyanın benden götürdükleriyle yaşıyordum. Bir akşam eve geldim. Rüzgârlı bir hava, sonbaharın sarı yaprakları ve kendime gelmem için motive olduğum ümitli anlar. Kitaplığa yöneldim ve ilk önüme geleni aldım. O gittiğinden beri neredeyse hiç dokunmadım buraya. Açar açmaz onun elinden çıkan birkaç satır yazılı bir kâğıt parçası çıktı:

“İnsanlar neden bu dünyada aldığı nefesleri düşünüp aslında âlemin birkaç nefesten ibaret olduğunu anlayıp ibret almaz ki… Bu ibret ona sadece nefes almayı değil nefes vermeyi neden göstermez ki… Koskocaman gördüğümüz bu varlık âleminin mahiyeti alamadığın bir nefes karşısında küçükten daha küçük. İnsan aldığı nefes kadar değil verdiği nefes kadardır. O nefesler ki insanı baki kılar.  O nefesler ki karanlık kuyularda kalmışlara ışıktır. Yol gösterir yol sunar. Var olmak asıl anlamıyla buluşmuş olur. Muhayyilelerimizin ışıltısı, düşlerimizin incisidir. İnsanı yaşatacak aldığı nefeslerdir, sonsuz kılacak ve mutlu edecek verdiği nefeslerdir.”

Tekrar tekrar okudum yazıyı. Kendime gelip düşünmeye başladım. Sustum uzun bir süre. O bana bir nefes vermişti ama ben almayı bile becerememiştim. Hem tüketiciydim hem beceriksiz. Sustum uzun bir süre. O bana hakikati göstermeye çalışmıştı ama ben görmek için çabalamamıştım. Onun verdiği nefeslerle yaşadım ama şimdi o yok. Ne mutluydum ne sonsuz. Sustum uzun bir süre ve anladım.

Habercidir aldığın her nefes hakikatten sana,

Vermeyi bilmezsen kalbinde her an açılacak yara.