ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

HEYKELLER ve J. J. ROUSSEAU

Karanlıklar ülkesinde parlayan bir yıldız olmak, semavi edebiyatçıların işidir. Her ne kadar zulüm kokusu, âlemi kuşatsa da, adaletsizlik zulmünü merhamet saçan ışığıyla bir nebze de olsa azaltmaya çalışmalıdır semavi edip. Kalemini korkunç zelletin kalkması için eline almalıdır fikir çilekarı. Kalem sahibi yazar-çizerler, tüm gayelerinde “Allah” fikri ölçüsüyle hareket edip fikir dünyası sarsılmış zavallılara model olmalıdır. Kalıcı olmanın bir yolu da “Allah” için yazmak değil midir zaten.

Taşlara hayat veren ruh, sanatkârının ellerinden fışkırır. Mimar Sinansız Selimiye, ancak bir taş yığınıdır. Koyulan her bir taş ahiretteki binaları inşa ya da imha faaliyetinden ibarettir. Taşı koyan kişinin(yazar, çizer, mimar, heykeltıraşın) niyetine bağlı olarak imha ve inşa faaliyeti gerçekleşecektir.

“Bahçelerimiz heykellerle, galerimiz tablolarla doludur. Halka beğendirilmek istenen bu sanat şaheserlerinde neler tasvir ediliyor dersiniz? Vatanı koruyanlar mı? Yahut vatanı değerleriyle zenginleştirmiş insanlar mı? Hayır. Bu eserlerde insan aklının ve duygularının düştüğü bütün sapkınlıklar tasvir edilmiştir. Yunan mitolojisinden özene bezene çıkarılmış olan bu tasvirler çocuklarımıza genç yaşlarında merakla seyrettirilir. Bundan maksat, okumayı bile öğrenmezden önce gözlerinin önüne ahlaksızlık örnekleri koymak olsa gerektir. Bütün bu kötülükler, ilim ve sanat değerlerinin alçalmasıyla insanlar arasına giren müsavatsızlık belasından değil de neden doğmuştur? İşte bütün tahsilimizin en açık tesiri ve en tehlikeli neticesi bu müsavatsızlıktır.”[1]

“Fizikçilerimiz, hendesecilerimiz, kimyacılarımız, astronomlarımız, şairlerimiz, musikişinaslarımız, ressamlarımız(heykeltıraşlarımız) var; ama değerli vatandaşlarımız yok; yahut varsa bile onlar da hor görülmekte, ıssız köylerimizde yoksul ve perişan sürünmektedirler. İşte, bize ekmek, çocuklarımıza süt veren insanların düştükleri hal ve bizden gördükleri itibar da budur.”[2]

Piyasadaki en müstehcen eserler bile insan aklının bütün sapkın gücüyle ortaya konmuş heykellere nispeten bir “hiç” gibidir.

“Eski Yunan cumhuriyetleri, kurumların çoğunda görülen parlak hikmete uyarak vatandaşları evlerine kapayıp uyuşturan, bedeni çökertip az zamanda ruhun kudretini de körelten hareketsiz zanaatları yasak etmişlerdi. Gerçekten, en küçük bir ihtiyaç karşısında bunalan, en hafif bir zahmetten kaçan insanların açlık, susuzluk, yorgunluk, tehlike ve ölüm karşısında ne hale geleceklerini bir düşünün.”[3]

Heykelcilik, heykeltıraşlara dirilik ve sağlık vermekten ziyade “onları yumuşatıp kadınlaştırıyor.”[4] “Lüks yüzünden bozulan ahlak, zevkin de bozulmasına sebep olur.”[5]

Amaçları bakımından boş olan heykeller, tesirleri bakımından çok daha zararlıdır. İşsizlikten doğdukları için onlar da işsizliği besler; cemiyete verdikleri ilk zarar, bir defa geçince artık geri gelmeyen vakitlerin kaybedilmesidir.

Heykelleri doğuran, heykeltıraşların nefs-i emmaresidir; toplum ise alkışlayarak marifet zannedilen masiyete iltifat eder. Heykeller, heykeltıraşların iyi tarafından değil kötü tarafından süzülüp gelen içsel dürtü ve bilinçaltı arzuların taşlaşmış halidir. Zaten iyi taraflarından doğsalardı meziyetlerini sayardık veya daha az tartışırdık.

Eğer ülkemize bir yabancı heykeller üzerinden bakacak olursa yapacağı yorum bizimle ilgili olmayacaktır; sadece birkaç kendini bilmezin çürümüş ruh portresine kolayca ulaşmış olup kendilerine yakın bize uzak “batılılaşmış” ama “batılı” olamamış ortada kalmış garipler zümresiyle muhatap olacaktır.

Elhasıl: “Bütün bunlara rağmen itiraf ederim ki kötülük henüz olabileceği kadar büyük değildir.”[6]


[1] J.J.Rousseau, İlim ve Sanatlar Hakkında Nutuk, MEB, syf.39)

[2]A.g.e, syf.40

[3] A.g.e, syf.36

[4] A.g.e, syf.35

[5] A.g.e, syf.33

[6] A.g.e, syf.40