ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

YAZARLARIMIZ EN SON NE OKUDULAR?

Kandil Dergisi Yazarları, Haliç’in artık temiz kokan, takaların sefer yaptığı kıyısında bir dernek çatısı altında toplanır. Nihayetinde, her yazarın ayrı bir yolculuğu ayrı bir hayat hikayesi olsa da dernek çatısı demek yazarlar için “Fikrî Sorumluluk”un bir parçası demektir.

Kandil Dergisi Yazarları’na sualimiz çok, cevapları netti: Okuduklarımız isimden ibaret, yeter ki karanlıklara bir kandil olsun!

Söz Kandil Dergisi Yazarlar’ında:

Tuğba Mert

Samiha Ayverdi – Yusufcuk
Kubbealtı Neşriyatı

“Herkes bu meydana bir zafer için gelir; ben ise sade sana yenilmek için geldim.
Bu dünyada herkesin bir iddiası vardır; benim ise senin fermanından başka bir icazetim yok. Ama bunu kimseye anlatamıyorum; kimsede bunu bilmeye istek yok.

Düşüncenin eteği gözle görülür kıymetlere bağlı kaldıkça, insanoğlu aşkın kudret ve tasarrufu fezalarında olup biteni nasıl tecessüs edebilir?

Desem ki: Ben ortada bir sebepten başka şey değilim. Buna kimi, nasıl inandırabilirim? Yediğimiz bir lokma ekmeği, içtiğimiz bir yudum suyu kana çeviren uzviyet gibi, gönlüme gizlice yol bulan bir aşk lokmasının da, bu gönülde feryatlara, göz yaşlarına, ıztıraplara, zevklere döndüğünü anlatabilir miyim?” (syf. 15)

“Acaba “Tarif edilmeyeni tarif et.” derken, yedi cehennemi yakıp kül edecek bu gönül ateşini mi dile getirmemi istedin? Ah devletlim, sana evvelce de söylemiştim. Güneşler doğar batar, yıllar yılları, devirler devirleri kovalar; dünya seyrinde, kainat devrinde, sadık köleler gibi şaşmadan durup dinlenmeden eskiyip yenilenir ve bu bir yandan ölüp bir yandan dirilen cihan, yiğitlerin kuvvetleri, cihangirlerin pazuları, zeka ve idrak hamlelerinin harikaları ile mamur olup ahenklenirken, her zorluğu yenen, her müşkülü başaran insanoğlu bir aşık gönlünün o kendini ve kainatı yağmaya veren yanıklığını dile getiremez.

İzin ver Devletlim, izin ver de bu akşam, lafza gelmez bir kıyametin karşısında her vakit ki gibi derin derin susayım!” (syf. 169)

Melih Torlak

Gündüz Vassaf – Cehenneme Övgü
İletişim Yayınları

Yeryüzünde cennet kurma iddiasında olan çağımızın totaliter rejimleri, cehennemi yok ettiler. Öteki kavramını – yaşam ötesi kavramını – yok ettiler. Ölüm ve cehennem, günlük bilincimizden, mümkün olduğu oranda uzaklaştırıldı. (syf. 29)

Özgür bir insanın kahramanları olamaz, çünkü kahramaan statükoyu simgeler. Taklit edilmesi gereken bir modeli simgeler. Kahraman yaratma özlemi, hepimizin içindeki totaliter eğilimi, güçlü bir kişiye gönüllü olarak boyun eğme ihtiyacını gösterir. Kahramana duyduğumuz gereksinim, kendi içimizdeki güvensizlikten doğar. (syf. 84)

Özgürlükten korkarız; bizi nereye götüreceği düşüncesi ürkütür bizi. Bu yüzden, sözümona seçme özgürlüğünü yeğleriz. Bizimle aynı şeyi seçen başkaları da varsa, ki her zaman kaçınılmaz olarak vardır, o zaman biz de özgürlüğümüzde kendimizi güven içinde hissederiz. (syf. 131)

Bütün büyük devrimler, azınlıkların devrimleridir. Hepsi de azınlığın eylemiyle mümkün olabilmiş ve gerçekleştirilmiştir. Çoğunluk, ancak olay gerçekleştikten sonra bu çok köklü tarihi değişikliklere uymuş ve onları desteklemiştir. Bir zamanlar krallara, sultanlara ve çarlara saygı duyuyor, monarşiye karşı olanlardan nefret ediyorduk. Bugün cumhuriyetçiyiz ve cumhurbaşkanlarına alkış tutuyoruz. Yarın yeniden monarşist olabiliriz. (syf. 147)

Övgü Kafadar

Nietzsche-Aforizmalar
Babil Yayıncılık

Düş, görüşün güçlerini, bir araya getirme ve yaratma yetilerini; sarhoşluk, jesti, tutkuyu, şarkıyı, dansı uyandırır.

Sanatı sadece bir idil[1] olarak hissedip bundan yalnız idilsel heyecanlar duyanlar sanatçı değillerdir. Biz modern insanların kaderi budur. Bu aynı zamanda bizim-ahlaksal varlıklara has zevkimizden de ileri gelmektedir. Yunan dünyası artık son bulmuştur. (syf.142)
________________________________________
[1] Kır yaşamı içinde aşk konusunu işleyen kısa şiir.

Kübra Doğruyol

Nazan Bekiroğlu – Nun Masalları
Timaş Yayınları

/Yol/
Şimdi hattat bana sevgini söyle.
Bana aşkını söyle.
Söyle ki yaradılışının özünde zaten ezeli aşk bulunan şu alemi birlikte kucaklayalım. Çünkü o, tek kişinin kucaklamasıyla yetinemeyecek kadar geniş ve derin. Tek kişinin tek başına bilemeyeceği kadar karanlık ve aydınlık.
Bana sevgini söyle.
Bana aşkını söyle.
Senin aşkında, senin aynanda evvela kendimi göreyim.
Kendi güzelliğime hayran olayım. Ne kadar güzel yaratılmış olduğumun farkına varayım. Ben ağlayayım ve sen bana, ne kadar güzel ağlıyorsun, gözyaşların ne kadar güzel, de. Bana sonsuzluğa dair bir şey söyle.
De ki varlığıma, de ki varlığına, de ki mutlak olana açılan yollara inancım pekişsin. De ki varlığından haberdar olayım. Güzel başını tahta bir rahleye dayayarak sen de ağla. Var olmuş olduğundan ve dahi var olmuş olacağından emin olayım. Binbir türlü çeşitlemesine dalarak alemin evvela, binbir merhalesinden, binbir vadisinden geçerek; var olmayanın, gözle görülemeyenin mutlak güzelliğinde bulalım kendimizi.
Ve öyle bir an gelsin ki varlarla yetinemeyerek artık, yoklukları seçelim. Aynalarda görünmez olalım.
Şimdi hattat, şimdi bana aşkını söylemelisin.
Şimdi bana sevgini söylemelisin.” (syf. 44)


Halil İbrahim Öztürk

Ahmet Hamdi Tanpınar – Beş Şehir
Dergâh Yayınları

Asıl İstanbul, yani surlardan beride olan minare ve camilerin şehri, Beyoğlu, Boğaziçi, Üsküdar, Erenköy tarafları, Çekmeceler. Bentler, Adalar, bir şehrin içinde âdeta başka başka coğrafyalar gibi kendi güzellikleriyle bizde ayrı ayrı duygular uyandıran hayalimize başka türlü yaşama şekilleri ilham eden peyzajlardır.

Onun için bir İstanbullunun gündelik hayatında bulunduğu yerden başka tarafı özlemesi çok tabiîdir. Göztepe’de, hışırtılı bir ağaç altında bir yaz sabahını tadarken küçük bir ihsas, teninizde gezinen hiçten bir ürperme veya gözünüze takılan bir hayal, hattâ birdenbire duyduğunuz bir çocuk şarkısı sizi daha dün ayrıldığınız bir Boğaz köyüne, çok uzak ve değişik bir dünya imiş gibi çağırır, rahatınızı bozar. İstanbul’da, işinizin gücünüzün arasında iken birdenbire Nişantaşı’nda olmak istersiniz ve Nişantaşı’nda iken Eyüp ve Üsküdar behemahal görmeniz lâzımgelen yerler olur. Bazen de hepsini birden hatırladığınız ve istediğiniz için sadece bulunduğunuz yerde kalırsınız. (syf.119)

Bayezıt veya Beylerbeyi Cami’inin duvarlarına yaslanarak düşünülen şeylerle, Tarabya’nın içimizdeki bir tarafa hâlâ yabancı rıhtımında, akşamın bir ten cümbüşünü hatırlatan ışıkları içinde düşünülecek şeyler elbette birbirine benzemez. Birincilerinde her şey içinize doğru kayar ve besleyici bir hüzün hâlinde bizde külçelenir.

İkincisinde bu köklü hasretten mahrum kalırız. Çünkü, bu küçük ve mimarîsinin zevki hakkında oldukça şüpheli olduğumuz camiin etrafında bütün bir eski ve yeni İstanbul’u buluruz. Öyle ki, konuştuğumuz zaman şüphesiz Tarabya’dakinden pek de ayrı, farklı bulmayacağımız buradaki insanlar bize kendi içlerine çekilmiş, bir mazi daüssılasında yaşıyormuş gibi gelirler. Şüphesiz tıpkı oradaki gibi alelâde gazete tefrikalarından duygu hayatını tatmin eden, aynı sinema yıldızlarını seven ve hayran olan ve hayatının fakirliği içinde aynı şekilde canı sıkılan bu genç kız II. Mahmud’un debdebeli binişlerine şahit olduğunu bildiğimiz ve bütün o küçük saraylarda, yalı ve köşklerde yapılan musiki fasıllarından bir şeyler sakladığını zannettiğimiz bu sokaklarda ve meydanlarda yaşadığı için bize daha başka ve zengin bir âlemden geliyor hissini verir, onu daha güzel değilse bile bize daha yakın buluruz. (syf. 121)

Filibeli Ahmed Hilmi – Âmak-ı Hayal
KLMN

Ey insan! Yine yaralarımı deştin. Yine ebvab-ı ekdârı açtın. Ah! Ben neyim, neyim? Ne idim bilmem, lakin bildiğim zaman bu kâinatta lâ-yuad, lâ-yuhsa mevcut olan mesakinden bir meskenin bir parçası idim. Küçüklüğümle beraber vücudumu teşkil eden zerratın yirmi otuzu o meskende ilim ve kemaletle iştihar etmiş âlimlerin, cihangirlikle be-nam padişahların vücudu aksam-ı mürekkebesinde bulunmuştu..Ben emsalim gibi o meskende azade-i derd ü gam sakindim. Gün geldi ki bir velvele-i dehşet-nümûn meskeni sarstı. Bir sarsar-i iftirak meskene esi, o cesim vücut milyarlarca parçalara ayrılarak her birisi bir semt-i meçhule uçtu, göçtü! Ben de milyonlarca refiklerimle bir hatt-ı acibi bir meslek-i meçhulü takibe mecbur oldum. Milyonlarca sene bir menba-ı hararet ve ziyanın etrafında dolaşarak kâh parlak, kâh sönerek vakit geçirdim. Gün oldu ki; o menba-ı ziyadan bilmem ne gibi bir sebeple tebaude başladık. Keenn bî-taraf bir mahale iki mahalle-i  kâinat arasına geldik; heyhat! Taziyane-i dest-i temşit yine “Yürü!” dedi. Bu defa diğer bir menba-ı ziyanın, başka bir güneşin esiri ziyasının makesi olduk. (syf. 108)