ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

OYUNCAK

Sesiyle uyandım. Kaydettiğim radyo programlarından biri sabaha kadar dönmüş. Dönmüş de ne demek? Dönüp dönmediğini anlamak imkansız, plak değil ki. Kaset hiç değil. Belli etmiyor ne yaptığını bu aletler. Belirsiz. Sadece gece yatağımda duyduğum son sözler ile sabah duyduğum ilk sözler arasında konu bütünlüğü var. Durmadığını radyo programının kırk beş dakika, uyuduğum sürenin ise altı saat olmasından anladım. Yine de dönmüş sayılmaz. Sadece durmamış.

Yine aynı rüya. Bir iş makinesini kullanıyorum. Beton yolu yıkmam gerek. Tüm kontrolün bende olduğunu düşündüğüm bir anda, makine kontrolümden çıkıyor. Canavarlaşıyor. Hırsla betona saldırmaya başlıyor. Yollar, onları delik deşik eden, gözü dönmüş, sarı iş makineleriyle dolu. Onlardan birinin içinde, kontrolümden çıkmış bir iş makinesinin içindeyim hala. Birden dışarı atlıyorum, iş makineleri çevremde. Bir insan bulmak için koşuyorum. Kimse yok. Etrafta hiç insan yok. Bulsam ona “Benim gördüğümü sen de görüyor musun? Sanki canlanmışlar!” diyeceğim, ama kimse yok. İçe doğru bükülmüş, yere dönük, uzun tırnaklarıyla adeta bir el gibi, betona saldıran; gri bir gökyüzü altında, sarı iş makineleri… Ve yalnızca ben… Defalarca gördüğüm rüya bu.

Yalnız yaşamak garip şey. 32 yıllık yaşamımda, ilk defa. Alışıyorum hayatıma, o haberli habersiz değişirken..

Buzdolabını yiyeceklerle doldurmuşum, ne garip! Pek elim gitmiyor bu aralar. Annem olsa, “Yavrum, insan kendi evinde buzdolabından bir şey alırken bu kadar tereddütlü, çekingen olur mu!” derdi mutlaka.

Anlayamadı kimse ki misafirlik benim yerleşik ruh halim. Kalıcı çekingenlik var üzerimde. Bu sabah da ağırlıklı olarak, buzdolabına karşı çok çekingenim.

Çaydanlık biraz yakın gibi. Hafif bir tebessüm… Şükür ki çayı demleyebildim.

Şekersiz çay midemi bulandırır. Şekerlikle herhangi bir münasebetten kaçındığım için, bu sabah da çayı şekersiz içtim. Ona da alışıyorum.

İşe gitmek zorunda olmak canımı sıkıyor. Buldum! Hatırlayamadığım bir vakit sonra, doğum günü olan herhangi bir arkadaşıma, bir hediye alabilirim. Bir hatırlatan olur mutlaka; meçhul arkadaşı da, doğumunu da. İnsanlar doğum günlerini sever.

Hediye almak güzel fikir. Ancak hediye ne olsun? Şimdilik çok da önemli değil. Dükkanı bol bir semte gidiyorum. Satıcılarda eski istek yok. Gri gökyüzü altında, plastik eşyalar, kimsenin ilgisini çekmiyor… Çocuklar da ilgisiz, plastik oyuncaklara karşı.

Sadece bir çocuk… Babasının elinden tutmuş, plastik sarı iş makinesi oyuncağına sarılarak yürüyor. Yüzündeki mağrur ifade, alnının teriyle oyuncağı elde ettiğini ima ediyor. Uzun süren eziyetler sonucu zorla aldırılan bir oyuncak olduğunu hissettirdi bana. Babasına galip gelen çocuklar, bana her zaman daha sevimli gelirdi. İş makinesi olmasaydı. Oyuncağından hem de… Bu çocuk da sevimli sayılabilirdi.

Alacağım hediyeyi buldum. Kocaman bir fotoğraf. Sarı kocaman bir iş makinesinin kocaman bir  fotoğrafını alacağım. Salona, giriş kapısının karşısına ya da yatak odasına asması için. Harika!

Önüme çıkan ne kadar fotoğrafçı, çerçeveci varsa, hepsine sordum. Aynı soruya, aynı cevabı veren herkesten şüphe ederim. Hepsi de aralarında anlaşmış gibi sırıtarak, “Yok!” dediler.

Ben de az önce gördüğüm çocuğun elindeki oyuncak iş makinesini aramaya koyuldum. Gerçeğin fotoğrafı kadar olmasa da, o da fena bir hediye sayılmazdı. En sonunda rüyamdakine benzer bir tane bulunca, tereddütsüz aldım. Güzelce hediye paketi yaptırdım.

Yapacak bir şey kalmayınca, işe gitmek mecburiyetinde olurum…

Plazanın en “gün ışık”sız kısmındaki ofisime giderken, çaycının oğlu koşarak yaklaştı. Prensibimdir, 0-6 yaş arasına kötü davranmıyorum. Elimdeki poşeti sordu. “Sana göre değil, uzak dur!” dedim. Bu sertlik onu yıldırmaz bilirim. Peşimden ayrılmadı. Bu çocuğun bu plazada işi ne? Ya benim, benim işim ne? Evet, her sabah olduğu gibi yeniden işimi kabullenme safhasına gelmiş bulunuyorum. Benim işim…

“Aaa oyuncak!” Çaycının oğlu ağzını kocaman açmış, heyecanlı. Ağzındaki sakız gözüme çarpıyor. Sakızı yere düşürmese bari. O poşete bakacağını tahmin etmiştim.

Gözleri ışıl ışıl, çocukça bir telaşla sarılıyor oyuncağa. Aniden prensibimi hatırlıyorum. Ama bu defa farklı. Onun iyiliği için bağırmalıyım:

“Ver onu çocuk, o sana göre değil. O büyüklere göre bir oyuncak!”