HALK BİLİMİ VE KÜRESEL KÜLTÜR – 2
3. KÜRESEL ANLAMDA ÖĞRENDİKLERİMİN ETKİ ALANI
Öz benliğimizi koruyan kültür atmosferimizi, zararlı maddelerden biz ne kadar korursak o kadar dış mihraklardan gelecek kayalardan korunuruz. Başka bir ifade ile “yapma” fiilinden önce “yıkma” fiilini terk etmeliyiz. Ya da yıkma faaliyetine “Dur!” diyebilmeliyiz ki yıkıma uğramayalım. Akif’in de dediği gibi: “Bizden bir şey aldılar. Onu almakla her şeyimizi aldılar.” Demek oluyor ki biz, en evvela kendi ayaklarımız üzerinde durmayı bilmeliyiz. Kendimiz, kendimize zarar vermemeliyiz. Buna izin de vermemeliyiz. Yoksa “Kendi yürüyüşünü terk etti; başkasının yürüyüşünü de alamadı.” sözünün fiili tarifçisi oluruz. Kendi odasını temizleyemeyen bir insanın, “Bütün yeryüzünü temizleyeceğim!” gibi komik bir davanın içine girmesi kadar pes-paye bir hareket olamaz. Öyleyse her şeyden önce biz “biz” olarak kalmayı bilmeliyiz. Bilmeliyiz ki ötekilerle aynı olmayalım(zaten olamadık da); onlara da verebilecek bir şeyimiz, metaımız olsun. Aksi takdirde hep almaya mahkûm oluruz. Kültür sömürgesi, şuur mahpusu, değerlerini kaybetmiş bir hiç olup ecdadından “Yazıklar olsun!” sözünü işiten yaramaz, haylaz bir çocuk muamelesi görürüz. O ecdat; o anlı öpülesi pak ecdat, torunlarını öteki diye savaştığı tarafla aynı görse oturup ağlamayacak mıdır? Kemikleri sızlamayacak mıdır? İman dolu göğsünü dağlamayacak mıdır? Bir insanın, vatanın silahsız, kurşunsuz teslim edildiğini; her şeyden beter olan ise neslinin ötekileştiğini görüp ağlamaması için gözyaşı bezleri olmaması lazım yahut kalbi ölmüş, aklı sönmüş insan olmayan bir insan olmak lazım.
Mevlana, der ki: “Bir ayağım, yerde sabit duran pergelin çivili ucu gibi dibe çakılmış; diğer ayağım, yetmiş iki millette tayeran ediyor.” Evet, küresel anlamda bu kültürü yetmiş iki millete taşımak isteyen, en evvela ayağını yere sağlam basmalı, yürüyüşünü terk etmemeli. Yoksa ne sağlam bir daire çizecektir ne kendisi ne de bir başkası olabilecektir. İyi ki okuduğum Türk Dili ve Edebiyatı bölümü, biz olarak kalmayı bilmiş, kendi yürüyüşünü terk etmemiş. Yoksa ben bu şuuru nasıl elde edecektim, bu yürüyüşü nerden bilecektim, BİLMİYORUM. Keşke diğer bölümler de biz olarak kalmayı bilseler… Şu şuur dersi edebiyattan feyiz almaya gelseler de güller gibi gülmeyi bilseler… O tozlanmış şuurlarını, şu parlak edebiyatın edebiyle silseler…
a. ÖĞRENDİKLERİMİ NEDEN ÖĞRENDİM?
Her insanın hayatında, “gayem” dediği bir hedefi vardır. Bu hedefler; bazen kısa ömürlüdür, bazen hemen sönecek bir şuleye bağlıdır, bazen de güneş gibi sonsuz bir hakikate. Benim de bu bölüme gelmeden önce “ Ben her ne öğreneceksem bunu öncelikle kendim için, sonra toplum için öğreneceğim.” diye bir düşünce, hayallerimi ve gayemi belirli bir yöne tayin etmişti. Ve öyle de yaptım. Ne öğrendiysem evvela kendimde uygulamaya çalıştım. Sonrasında kendi çapımda şiirler, makaleler ve günlük yazarak arkamdan bir şeyler bırakmak istedim. Bir dilime bedel şiirlerim ve yazılarım (şimdi olduğu gibi) konuşmaya devam etsin, öğrendiklerimi dillendirsin istedim. Kısacası ben bu bölüme sırf yüksek notlar alıp ders geçmek maksadıyla değil bilakis hayallerimin gayesini gerçekleştirmek için geldim.
b. ÖĞRENDİKLERİMİN NE KADARI BENDE KALDI?
İnsan, bazen bir konuya hâkim olduğu halde kendisini mahkûm zanneder. O konu hakkında çok şeyler bildiği halde kendisini hiçbir şey bilmez sanar. Kendi mesleği hakkında profesyonel olmasa bile bir kişi, diğer meslek sahiplerine nispeten söz sahibi o olmakla birlikte profesyonel olmadığını düşünerek kendisini yetersiz bilgi sahibi zanneder. İnsanlar ne zaman ki o insana bir soru sorarlar, o vakit bir bakarsınız (kendisi de fark etmeden) bülbül kesilir, insanlar da neyzen dinler gibi o bülbülün nağmelerini dinler. Çünkü bülbülün kendisine çirkin gelen ses, kalbin ve aklın arzusunu dillendirdiği için bir ney gibi olur. Bu konunun anlaşılmasına vesile olacak başımdan geçmiş bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Anlatacağım olay, öğrendiklerimin ne kadarı bende kaldığını gösteren küçük bir aynadır.
Bir gün ben Kütahya’dayken, telefondan, tanımadığım birisi beni aramıştı. Kendisi beni tanıdığını ifade etmişti. Fakat ben bu kardeşimizi tanıyamamıştım. Lisede okuyan bir talebeymiş. Telefon numaramı bir başkasından almış. Sonra asıl konuşacağı kısma bir soruyla giriş yaptı. Soru şuydu: “Abdülhak Hamit Tarhan hakkında ne biliyorsunuz? Eserleri ve edebi şahsiyeti hakkında bilgi verir misiniz?” Ben o zamanlar iyi hatırlıyorum ikinci sınıftaydım. Yani bir cihette çırak sayılırdım, daha kalfa bile olamamıştım. Abdülhak Hamit hakkında ise bilgimin zayıf olduğunu o kardeşime ifade ettim. Çünkü diğer tüm edebi konular için de ağzım bıçak açmaz, zannediyordum. Fakat bu soru sorulduktan sonra “İstanbul Üniversitesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün haklarına halel getirmeyeyim bari.” diye düşünerek konuşmaya başladım. İlk başta bir şey bilmediğimi, bilgimin zayıf olduğunu defaatle tekrar ederek anlatmaya başlamıştım. Fakat konuşmam bittikten sonra telefonu kapattığımda tam otuz sekiz dakika bu konu etrafında dolu dolu konuştuğumu fark ettim. Tabi ki ben konuşurken bunları bu talebeye nasıl anlatıyorum, bu bilgiler bana nereden geliyor, diye bir şaşkınlığın içindeydim; ama bir yandan da cevap vermeye devam ediyordum. Kendisini bir vakte kadar hiç görüp, bir sorudan sonra hiç olmadığını anlamak, şaşkınlık için yeterli bir neden değil midir? “Öğrendiklerimin ne kadarı bende kaldı ki..? Her şeyi unuttum gitti…” diye düşünenler bu noktayı dikkate almayan insanlardır. Yahut ilme talip “talebe” olmayan, adı “öğrenci” olup “öğrenici” bile olmaya gayret göstermeyen zavallılardır. Ben, hocamdan “öğrenciliği” değil “talebeliği” öğrenerek ‘ben’ oldum; bu yolla ben, hakiki ‘ben’i buldum. Dolayısıyla öğrendiklerimden bende ne kaldı, sorusuna tek kelimeyle cevap verecek olursam: TALEBELİK, derim. Bence bir insanı “öğrencilik” kalıbına sokmaktan öte ona “talebelik” şuurunu vermek daha büyük bir maharettir. Birincisi balık vermek gibiyken ikincisi balık tutmayı öğretmek gibidir. Şimdi benim için şaşmamak elde değil! Çünkü ben bütün bunları göz önünde bulundurduktan sonra hocalarımın ve okulumun bana neler verdiğini fark ettim. Bir çocuğun bebeklikten ihtiyarlığa kadar yavaş yavaş büyümesinin farkında olmaması misali ben de ilmi olgunluğa doğru koştuğumun farkında değildim, değilim. Ama bu hadise bana bir ders oldu. Talebeliğin verdiği bir şevk ile bu hadiseyi de derslerime daha çok dikkat etmeme bir teşvik kamçısı olarak kullandım.
“Marifet iltifata tabidir.” Hocamız tarafından bu öğrendiklerimize de iltifat olmasaydı hangi birimizden şu bizce küçük marifetler gün yüzüne çıkacaktı. Bilakis bu yazılar yazılmadığından okunmayacaktı bile. Şimdi de “ Bunları ben mi yazdım?” diye kendime şaşıyorum. Sonra da kendi kendime “ Şaşma! Ama haddini de aşma!” diyorum. Çünkü çırak, ustanın en büyük eseridir.
c. ÖĞRENDİKLERİM NE İŞİME YARAYACAK?
Bilgi, milli varlık içinde geçmişle bağlantı kurmamıza yarayan manevi bir telefon… Bilgi, bugünü geçmişin aynasından gösteren tecrübeler bütünü… Bilgi, küresel anlamda ortak aranılan hazine, bazen de üstünde oturulup muayyen nedenlerle çıkarılmayan, çıkartılmasına izin verilmeyen bir define… Bilgi, ölüleri diriltir korkusuyla zindanlara atılan bir mahpus, unutulsun diye sürgün edilen bir mazlum… Bilgi, cehalet zehrine panzehir, bilgisizlik çölünde bir nehir… Bilgi, ırkı olmayan metafizik bir güç, milleti bulunmayan küresel ama aynı zamanda kültürel bir kuvvet… Bilgi, fiziksel hareketin dinamosu, mevcudata “Ben buradayım!” dedirten bir aşk-ı kimyevi… Bilgi, bilenle bilmeyeni, kültürsüzle kültürlüyü birbirinden ayıran sihirli bir değnek, en sağlam bir kıstas, en şeffaf bir gözlük… Bilgi, tüm bilimlerin (eski adıyla felsefenin) yapı taşı, temeli, hendesesi…
Bilginlerin elinde bilinmeyene ulaşmak için açılan atlas, bilgidir. Kaybolmamak için en doğru rehber, bilgidir. Evvelde ne işe yarayacağı tam bilinmeyip kendini “giz”li kılan, ahirde ihtiyaç vaktinde devreye girip gizliliğini aşikâr kılan sigorta, bilgidir.
Kısacası bilgi, her bir makamda, meslekte, mefhumda cari kanunlar gibi olmazsa olmaz bir “kanun”dur. Elmas gibi çok yönlü olan bilginin bu kadar çok yüzünü yine bilgi ışığıyla birden görmek lazım ki aldığımız bilgilerin ne işe yarayacağı, yaradığı anlaşılsın, o bilgi ışığında bilgi elması parıltılarını yaysın; karanlıkta bir yok hükmünde kalıp solmasın.
Ben öğrendiklerime her şeyden önce “bilgi, ilim” nazarıyla baktım. Ta ki her şeyi maddede arayan madde-perest faydacılığın kör gözü, mana güneşine karşı gözümü körleştirmesin. Öğrendiklerime öncelikle “ilim” nazarıyla yaklaşmamdaki maksadım, “bizzat kendisi fayda” olan bilgiyi ve ilmi çıkar çukurundan çıkarmaktır.
Son Yorumlar