ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

HALK BİLİMİ ve KÜRESEL KÜLTÜR-1

Halk Edebiyatı, Türk’ün öz malıdır. Çünkü milli kültürümüzden, gelenek ve göreneklerimizden, duyuş ve düşünüş tarzımızdan, dünya görüşümüzden, yaşama biçimimizden ve kısacası milli benliğimizden alır ilhamını.

Çağlar boyu bıkmadan usanmadan milletçe testimizi doldurduğumuz bir pınar vardır Anadolu yaylasından… Orta Asya bozkırlarından, Altay Dağları’nın doruklarından, Türk’ün mazisinden çıkan bir pınar… Bu pınar ki ondan çıkan nehir Türk’ün mazisini ve halini, istikbaline taşır… Bize çağlar ötesinden Yunus Emre’nin, Kaygusuz Abdal’ın, Pir Sultan Abdal’ın, Dadaloğlu’nun, Karacaoğlan’ın, Köroğlu’nun, Dertli’nin, Emrah’ın, Âşık Veysel’in ve daha nicelerinin sesini, ezgisini taşıyan pınar… Onlar(ve omları tanıtanlar), bizim kültürümüzün ve Türkçemizin muhafızlarıdır. Onların ağzından dökülen özüyle ve sözüyle bizi bize getiren, bizden olan bu pınarın adı: Türk Halk Edebiyatı’dır.(Dil ve Edebiyat Dergisi, sayı:4,sayfa:64)

1.      TÜRKOLOJİ BÖLÜMÜNDE ÖĞRENDİKLERİM NELERDİ?

Bu soruya karşılık eğer tek bir kelimelik cevap hakkım olsaydı “kendimi” diye cevap verirdim. Çünkü ben, bu bölüme gelmeden önce kendimi bilmediğimi, tanımadığımı, yani öğrenmediğimi bile bilmiyordum; farkında da değildim bu feci halin. Zira ben, benim milletimi, bayrağımı, toprağımı, taşımı kendim olarak görmüyorsam bu, elim, feci bir hal; kanser gibi bir hastalık değil midir? Ben, bu bölüme geldikten sonra vatanıma ait maddi-manevi her şeyi, her şeyim olarak gördüm, kendim olarak bildim. Hatta ecdadım bana: “Mekânları da aş, zamana da böyle bak, dar bir zaman olan şimdiki zamanın içinde kendini hapsetme, sıkıştırma!” diyor. Bunu söylemekle beraber nazarımın ne kadar basit ve dar olduğunu ders verircesine “daha müren, daha deniz!”, “gök tavan, yer evimiz!” diye bir sayha ile mazisini unutmayan bir göz için dünya bile küçültüyor, geçmişi geçmiş olarak değil şimdi olarak görüyordum. Bu sayede asırların içinde rahat bir seyahat, lezzetli bir ziyaret gerçekleştiriyordum. Her bir asra ecdadımın bana miras bıraktığı gözlükle baktıkça milli kültürümüzden, gelenek ve göreneklerimizden, duyuş ve düşünüş tarzımızdan, dünya görüşümüzden, yaşama biçimimizden ve kısacası milli benliğimizden ne kadar uzak kaldığımızı, kendimizi yabancılaştırdığımızı, dolayısıyla da kendimize yabancılaştığımızı görüyordum. Ben bunları gördükçe kendimi göremediğimi görmüştüm, kendimi tanımadığımı anlamıştım, kendimi okuyamadığımı öğrenmiştim. Evet, bu bölümdeyken ben, “kendini oku!” kelamını işittim. Bu bölüm, beni benle yani mazimle tanıştırdı, istikbalime yön verdi, beni “hal”in içine atıp yoklukta hapsetmedi. Bu bölüm, ölümsüzlüğü bana öğretti, ebediyet sırrını ifşa etti; Yunus’un bu asra uzanan tatlı ve hakikatli dilinden : ölen hayvan-durur; âşıklar ölmez!” mısrası tüm nefislere nefes veren bir ses, ölüleri dirilten İsevi bir nefes oldu. Bu bölüm vesilesiyle, sonsuz bir yeis çukuruna engin, muhit ümit denizini doldurdu Yahya Kemal’ler, Namık Kemal’ler, M. Emin Yurdakul’lar, Necip Fazıl’lar… Uçsuz bucaksız bir bıkkınlığa bedel aşk kevserine götürdü, muhabbetin ab-ı hayatını içirdi Şeyh Galip’ler, Âşık Veysel’ler, Fuzuli’ler, Yunus’lar, Mevlana’lar, Avni’ler, Karacaoğlan’lar, Adli’ler… Kendini kaybeden adamlara kendini buldurdu halkın edebiyatının kahramanları, kalplerin sesi, kültür köprüsü Hacivat’lar Karagöz’ler, Meddah’lar… Kısacası ne kadar söylesem de bu sözler, meddah medhi zannedilecek. Fakat hakikati bilenler, bu söylenilenleri bile az görecek.

2.      MİLLİ VARLIĞIN BÜTÜNÜ İÇİNDE ÖĞRENDİKLERİM

Milli” kelimesi, zaman içinde farklı anlamlara bürünmüş, farklı manaları içine almış; bazen de yeni nüanslar kazanmış ya da var olan nüanslarını kaybetmiş bir sözcüktür. Neyse ki bu kelime, unutulan kelimeler grubuna girmemiş; ama maalesef anlamı, batı düşüncesi ekseninde değişerek daraltılmış bir kavramdır. Dolayısıyla ben, bu kelimeden ne anladığımı söylemeliyim ki kavram karmaşasından kurtulalım. Bize ait olup bizi gösteren, bizi anlatan “müspet” anlamdaki her şey ‘milli’ demektir. “Menfi” olanlar ise; yani bizi bizlikten çıkarıp ötekiyle aynı kılan ve terakkiye değil tedenniye sebep olan unsurlar ise kabulümüz değildir. Hata yoluyla girmiş ya da “ilcaat-ı zaman, zaruret, medeniyet…” denilip elmas diye alındıktan sonra kömür çıkmış değersiz değerler ise gayr-i milli unsurlardır; tek dişi kalmış canavardır; millet adına reddediyorum! O değersiz değerler, esassız esaslardır; ömrü pek de uzun sürmez. Batıdan alınmış o esassız esaslar, milliğini kaybetmiş; ötekileşmiş; ama “biz” olarak görünen, gövdenin içine girip bizi kemiren kurtlar tarafından, bizim olanın yerine ikame edilmeye çalışılmış, yıkılmaya mahkûm çürük direklerdir.

Bize ait olan, millete mal olmuş, milletin malı olmuş bütün maddi-manevi değerler, milli varlığımızdır. Müslüman olsun, gayr-i müslim olsun, ırkımdan olsun, olmasın bu vatanda, bu toprakta yaşayan, ‘Bu bayrak benim bayrağım!’ diyen herkes millet kavramına dâhildir.

“Turan ili” namıyla bir efsane edindik;

“Efsane, fakat gaye!” deyip az mı didindik?

Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda?

Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda.

M. Akif

Bizi biz yapan değerlerimize karşı gösterilen her bir tavır, ilgi veya ilgisizlik, o milletin asırlar içindeki konumunu, sıfatını tarifte bir ölçüt niteliğindedir.

Milli unsurlar, ‘hal’ denilen şimdiki zaman içine sıkışmış bir tutsak değildir. Milli unsurlar, geçmişle bağlantısı olan, geçmiş olmadan geleceğe bakamayan çift başlı Selçuklu kartalı gibidir. Bir başımız mazide, bir başımız istikbalde, gövdemiz halde geçmiş, gelecek kanadıyla uçan çift başlı, çift kanatlı bir kartal gibi olmalıyız. Aksini düşünemiyorum… Zaten düşmanımız da aksini; yani tek taraflı bakmamızı istiyor.

Türk’ün tarih sahnesine çıkıp “Ben buradayım!” dediği ağabeylerden Çanakkale‘ye kadar, “Ben böyleyim!” dediği kitabelerinden savaşlarda gösterdiği merhamete kadar, “Bir cihana iki sultan sığışmaz!” dediği savaşlara kadar, “Ben hürriyet aşığıyım!” dediği Ergenekon’dan Cidal-i İstiklal’e kadar tek bir nefesle, tek bir ses duyuyoruz: “Ben ve biz varız ve kıyamete dek yok olmayacağız!”

Milli varlık deyince kalbin fatihi kitaplar, kâtipler, mektepler, kütüphaneler akla geliyor. Milli varlık deyince aklın rehberi bilginler, âlimler, milli kültürün muhafızları şairler, edipler önümüze çıkıp, arz-ı endam ediyor. Milli varlığımız deyince parklar, bahçeler, müzeler gözümüzün önüne geliyor. Milli varlığımız deyince açık hava müzesi gibi duran camiler, hanlar, saraylar, kümbetler, medreseler karşımıza çıkıyor. Milli varlık deyince ayağımın altındaki taş, yerdeki yer, gökteki gök kubbe küçülüp bir hane şekline giriyor; “Hepsi benim, hepsi bizim!” diyesim geliyor. Bir bayrağa sarıldığım gibi bize ait her şeyi bayraklaştırıp “O benimdir, o benim milletimindir ancak!” diye bağırasım; yeri, göğü, taşı, bir masum başı öteki ellere dokundurmadan “Değmesin göğsüne na-mahrem eli” diyesim geliyor. Ben bunları düşündükçe hocamızın “Uyanın, uyanın, uyanın..!” sesi, yürekleri deliyor. Çünkü şuursuzluğun nasıl kemirgen bir hastalık olduğunu, hocamız çok iyi biliyor. Söylediklerim mübalağa gibi görünse de ehlinin elinde gül olur, ehlini bulamazsa kül olur.

Emre SESSİZ

İstanbul Üniversitesi “Türk Dili ve Edebiyatı (Türkoloji)” bölümü ve Anadolu Üniversitesi “İlahiyat” (önlisans) bölümü mezunudur. İstanbul Üniversitesi’nde “Pedagojik Formasyon” eğitimini almış olmakla birlikte halihazırda yine aynı üniversitede Eski Edebiyat kürsüsünde “Tezli Yüksek Lisans” yapmaktadır. Arapça’yı “iyi” derecede, İngilizce’yi “orta” derecede, Farsça’yı ise “zayıf” derecede bilmektedir. www.risalehaber.com sitesinde aralıklı olarak yazıları yayımlanmaktadır.