GÜN, GEÇTİKÇE BİTER
Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye,
Geçti Bor’un Pazarı sür eşeği Niğde’ye
Yaşam, baştan sona mütemadiyen sürmekte olan ikilemler arasında tercih yapmak zorunda olduğumuz büyük bir oyun gibi algılanıyor insanlarca. Bir bakıma ayağında prangalarla gezintiye çıkmış bir mahkûmun çaresizliğini veyahut sahibine sadık kalması güdüsünü içinde barındıran ama sahibini yememek için kendini frenleyen bir köpeğin dramını canlandıran milyonlarca oyuncunun performans sergilediği kusursuz bir sahne, hayatın kendisi.
- Kendi kendimizin diktatörü oluyoruz hayatın her anında çünkü. Sol ayağımızla sağ ayağımıza çelme takıyoruz ve bu hiç şaşırtıcı olmuyor –böyle söyleyince şaşırtıcı olsa da.
- İkiye ayrılmak zorunda olan bir hayatı peyderpey yaşıyoruz. Derslerinde gayet başarılı bir çocuğumuz olabiliyor bu hayatta, ama derslerinde başarılı çocuk parke üzerinde elinde turuncu topuyla rakipleri arasında süzülen bir hücum oyuncusu olamıyor yaşadığımız bu hayatta.
- Veyahut her bir notayı kusursuzca icra ettiği bir performans sonunda kendisini ayakta alkışlayan salonun önünde eğilerek saygısını gösterirken doğrulduğunda içten içe gururlanamıyor o derslerinde başarılı olan çocuk yaşadığımız bu hayatta.
- Çünkü çocuk, karşısına çıkan yol ayrımında ya başarılı bir tahsil sonunda yüksek ortalamalı bir diplomayı ya da hayatın dikte ettiği ve pahada daha az başarı olarak atfettiği sanatı seçme güdüsünü hissediyor yaşadığımız bu hayatta.
- Ve kendi diktatörümüzü kendimiz yaratıyoruz, hiç kuşkusuz, yaşadığımız bu hayatta.
- Hiç düşündün mü?: Koca Sinan, yaşasaydı bizim yaşadığımız bu hayatta, devlet başkanının kızına muhabbet beslemiş basit bir platonik âşık olurdu muhtemelen. Ve eserleriyle aşkını dışa vurmak şöyle dursun, üçüncü sayfa haberlerinde rastlayabilirdik ilk defa bu isme.
- E zaten yaşadığımız bu hayatta gün geçtikçe artan “aşk” kurbanları, sevgisinin karşılığını bulamadığında hüznünü aktaracağı bir meziyeti dahi olmayan nice katiller, en nihayetinde yaşamayı seçtiğimiz bu hayatın kurbanları değiller mi?
- Ki mevzubahis bu hayatta, sevgiyi dahi, karşılaştığımız yol ayrımlarının birinde geride bırakmışken, sevdiğini iddia ettiği kadını katleden sözde âşıklara rastlamak çok şaşırtıcı da gelmiyor artık itiraf etmek gerekirse. Dördüncü sayfaya geçtiğimizde bir “hmm!” şaşkınlığını dahi esirgiyoruz artık.
- Belki de artık “âşığı tarafından katledilen kadın” haberlerini gazetelerin son sayfalarına koymalıyız, gazeteye baştan başlayan insanımız hayli artar bu sayede –satırlarımdaki vurdumduymazlığı görmezcesine.
- Artık çok mu geç peki?
- Sadece ölüler için geçtir, onlar geçmiştir çünkü.
Kapitalizmi yaratanlar dahi bu denli kapitalist değilken, biz kendi hayatımıza kapitalizmi dayatıyoruz –belki farkında olarak belki de olmayarak. Yaşamı nasıl algılıyoruz, algılamamıza fırsat kalıyor mu, emin değilim ama vahşi doğaya öylesine bodoslama itiliyoruz ki algılamamıza fırsat kalmıyor. Daha varoluş sorularıyla muhatap olmadan çocukları bir çırpıda serpilen aileler türüyor ortalıkta. Sorulsa dahi
- “Senin bu saçmalıklarla kaybedecek vaktin yok, ödevini yaptın mı sen bakıyım?”
Kulağa hiç de yabancı gelmeyen bu tepki, anbean çocuğa uygulamalı olarak öğretilmiş oluyor, ileride onun da çocuğuna uygulaması için. Durmadan ödevler veriliyor, ödevler yapılıyor ama ortalıkta öğrenci görünmüyor, öğreten de… “Seni leylekler getirdi yavrum.” yalanı ise çoktan çekmecelere kaldırılmış görünüyor, belki bir gün lazım olur diye.
- “Sen bunlara kafanı yorma, şimdilik sadece sınavını düşün.”
Tabi bu sınav, başaramadığında her şeyin sona erdiğine delâlet; büyük mü büyük, önemli mi önemli, hayatın ana gayesi, başlı başına yaşamak için sebep olan kısıtlı bir sürede kısıtlı metodoloji ile zeka ölçme gayesi taşıyan –altı üstü- bir sınav(!)
- Ne kadar önemli olabilir ki?
- Tahmin dahi edemezsin!
Çünkü senin hayal gücün böylesine basit bir şeyi hayal edebilecek genişliğe haiz değil. Çünkü sen hiç hayal dünyası ile tanışmadın ve o dünyada edinemediğin kelimeler senin tahmin etme kabiliyetsizliğinde bu denli başarılı olmanı sağlamakta.
- Düşünsene!: Zorlu bir parkuru gücü bitene dek koşacağına kendini şartlandırmış bir atlet ne kadar koşabilir ki? Bir araba, hareket halinde yakıt takviyesi yapılabilmesine rağmen ne kadar yol kat edebilir ki? Bir yarış motoru, toprak parkurda nasıl tutunabilir? Bir gemi, üzeri tamamıyla donmuş bir gölde zorlanırsa eğer, neden bir insan, üzeri yosun kaplamış düşüncelerde ilerlemeyi kendine hedef edinir? Neden bir insan, kolay da olsa değişmez sonu görebilmeye, zor da olsa başlayabilmeye, başlayıp da nihayete erdirmeye katlanamaz? Şimdi korkup kaçsa da fare kediyi gördüğünde, kedi köpeği hissettiğinde, balık yemi öğrendiğinde, av avcıyı fark ettiğinde yaptığı gibi; neden insan kaçmaz kendi sonunu kendi yarattığında? Korkmak, alışılmış bir hareket haline geldiğinde de; korkmamak için bir neden kalmadığında da neden insan, doğallığı aramaktansa, olması gerekene odaklanmaktansa; olmayanlara, elinden uçup gidenlere, görmediklerine, ardındakine odaklanır. Neden ümitlerin yeşermesi zaman geçtikçe geçmişe nazaran daha da imkânsızlaşır? Çünkü gün, geçtikçe biter. Biten bir şeyin de önemi yoktur artık, yaşadığımız bu hayatta.
”Çünkü çocuk, karşısına çıkan yol ayrımında ya başarılı bir tahsil sonunda yüksek ortalamalı bir diplomayı ya da hayatın dikte ettiği ve pahada daha az başarı olarak atfettiği sanatı seçme güdüsünü hissediyor yaşadığımız bu hayatta.”
Bu kısmı okurken babam geldi aklıma.
2. sınıfın yazında memlekete döndüğüm gün valizden çıkardığım Dîvânlarımın, şiir kitaplarımın hukuk kitaplarımdan fazla olduğunu görünce annem babam şaşkına dönmüşlerdi. Yıllarca emek verdikleri evlatlarının, Tazimat döneminde Paris’e ilimle meşgul olmaları için gönderilen; ancak yurda şâir olarak avdet eden Jön Türkler gibi olmasından korktuklarını hisseder gibi olmuştum.
(Lakin haklarını yemeyeyim, onlar edebiyatla münasebet kurmama küçüklüğümden beri hep sevindiler ve beni desteklediler de)