Güneydoğu Anadolu’dan Esintiler (2): Batman ve Mardin
Diyarbakır ile başladığım Güneydoğu Anadolu yazı dizisine, Batman ve Mardin ile devam ediyorum. Temmuz ayının ortalarında çıktığımız gezinin Batman ve Mardin ayağında, Kandil Dergisi editörü Halil İbrahim Öztürk’ün arkadaşı İkbal Baş bizlere eşlik etti.
Akşam üzere Mardin’e vardığımızdan açılışı yöreye özgü pilav, karnına saplanmış tavuk (!
), patlıcan, zeytinyağlı sarma, dolma, cacık ile yaptık. İkbal kardeşimizin babası ve abisi ile özelde kaldığımız yer Estel, genelde ise bölge üzerine sohbet ettik. Burada daha çok zengin Araplar yaşıyor ve Midyat Belediye Başkanı da Arap kökenli biri. Yolları düzgün ve civardaki evler lüks. Kendine özgü tarihi ve doğal güzelliğiyle ayrı bir konuma sahip Midyat.
Midyat’a tekrardan geleceğim… İki gün boyunca, bir an bile bizlere hizmetten geri durmayan İkbal’in, gelenekten gelen büyüklere saygı ve otoriteye itaati, baba ve abisi ile arasındaki iletişimi dikkate değerdi. Günümüz modern aile yaşamında bu gibi geleneklerin hızla ortadan kalkarak iletişim tarzı ve kültüründe büyük değişikliklerin yaşandığına gün geçtikçe daha çok şahit oluyoruz.
Batman… Sabah erkenden Midyat’tan yola çıkarak bir saat içerisinde Hasan Keyf’e vardık. Midyat’ın tersine yollarda toz-toprak birbirine karışıyor, karşıdan gelen araçlar net görünmediğinden bu durum trafik kazalarına yol açabiliyor.
Saat 08:30 suları idi. Henüz yeni açılıyordu. Bir çocuk eşliğinde gezmeye başladık şehri. Rehberimiz 2-3 dil biliyor ve ezber yaptığı her halinden belli olan bir tarzda, hızlıca bölgeyi anlatıyordu bizlere. Çoğu yerde arkeoloji çalışması yapıldığından sınırlı sayıda alanı görebildik. Zaman zaman kaya parçaları düştüğü için belirli yerlere girişler kapalı idi. Yarım minare hikayesini dinledik rehberimizden.
İnternette rahatça bulabileceğiniz hikayenin, 1407-09 yıllarında arasında Eyyübiler zamanında yaşandığı rivayet ediliyor. Usta ile çırak bir iddiaya girerler: En hızlı minareyi kim inşa edecek? Aynı anda iki farklı minare yapmaya başlarlar. Çırak ustasından önce bitirir minareyi. Bunu gören usta, hemen çırağının yaptığı minareye çıkar, amacı çırağı aşağıya atmak. Ancak çırak,ustasının böyle bir iş yapabileceğinden minareye iki tane çıkışyeri yapmış. Usta yukarı çıkarken, çırak diğer taraftan aşağıya inmiş. Usta, çırağın aşağıda olduğunu görünce çıldırmış. Çırak “Ben atladım, bir şey olmadı, hadi sen de atla” demiş. Usta da, bir başka yol olabileceği ihtimalini düşünmediği için atlamış aşağıyave ölmüş.O sebeple bir minare tam, diğeri ise yarım kalmış ve bu günümüzde de bu şekildedir.
Restorasyonda olduğundan Ulu Camii’yi ziyaret edemedik ama Zeynelbey kümbeti, Hasan Keyf köprüsü ve kalesi, Osmanlının yaptığı tek eser olan hamamı uzaktan görebildik. Tarihi gözünüzde canlandırabileceğiniz bir atmosferi yaşıyorsunuz Hasan Keyf’de. Kalenin iki kapısı orijinalliğini muhafaza etmiş. Eyyübiler zamanında yapılan, kapıların üzerindeki yılan ve akrep figürü çalınınca efsunun bozulduğu söyleniyor. Üzerine bastığımız taşlar zamanla deforme olup kayganlaştığı için belirli zaman dilimleri içerisinde yenileniyormuş. Sular altında kalma ihtimali olduğundan bir an evvel Hasan Keyf’i görmelisiniz.
Midyat’a tekrardan dönüş yapalım. Yorgunluğu üzerinizden atabileceğiniz, su şırıltısı eşliğinde leziz kebapları tadabileceğiniz bir mekan… “Beyaz Su.” Antalya’da bulunan, Dim Çay’ının tepesinde kurulu olan Pınarbaşı’nda da böyle hoş bir yer var. Akan su sesi içinizi huzurla kaplıyor. Açık havada yenen yemek ve ardından gelen azıcık uykunun keyfine diyecek yok (!)
Deyr-ul Umur… Nam-ı diğer Mor Gabriel Manastırı. Şehirden uzak, kale içinde bir yer. Kale dememin sebebi, manastarın etrafının yüksek surlarla örülü olmasından. Manastırın iç bölgelerinde bulunduğundan rahip ve rahibe görme
fırsatımız olmadı ama kırmızı pelerinli metropolit Timetheos Samuel Aktaş’ı gördük. Manastırdaki en üst düzeyde yer alan kişi kendisi. Eğitimini Amerika’da tamamlamış. Hemen hemen tüm dinlerle ilgili detaylı bilgilere sahipmiş. Manastır’ı dolaşmaya mezarlıktan başladık. Karanlık bir ortam olduğundan cep telefonların ışıkları ile ilerlemek zorundasınız. 12 bin ölünün dini vecibeleri gereği üst üste gömüldüğü küçük bir mahzene girdik. Rahiplerden biri insanların üzerinde yürüdüğü bir yere gömülmeyi istemiş. Nedense rahibin mütevazi biri olduğuna kanaat getirdim.
Manastırdaki sessizlik, estetik bir manzarayla birleşince ortaya harikulade bir atmosfer çıkıyor. Günlük hayatın telaşesinden uzakta, Süryaniler inandıkları Allah’a ibadetlerini huzurla yapıyorlar. Manastırları, İslam medeniyetinde yer alan tekkelerin muadili olarak düşünebiliriz.
Deyr-ul Zafaran Manastırı. Deyr-ul Umur gibi şehrin dışında olduğundan ancak özel otomobil ile gidilebiliyor. Taksici bir amcamız ile yaklaşık 15 dakika süren sıkı bir pazarlıktan sonra Deyr-ul Zafaran Manastırı ile Kasımiye Medresesine gitmek üzere anlaştık. Taksi
ücretlerinin en pahalı olduğu şehirlerimizden biri olan Mardin’de sıkı pazarlık yapmanız önemle rica olunur (!) Deyr-ul Zafaran Manastırı, Patriklik merkezinin bulunduğu Suriye’den sonraki ikinci büyük yer. Mimari yapısı ve bulunduğu yer itibariyle Deyr-ul Umur’a göre daha estetik. Güneşin doğuşu ve batışı görünecek şekilde dizayn edimiş pencereli, mahzene benzer bir yerin Mecusiler’in ibadethanesi olduğu söyleniyor. Hala hayvanların bağlandığı duvarda izler duruyor. Taksici amcamızı bekletmemek için hızlıca ziyaretimizi tamamladık (!) Kasımiye medresesine doğru yol aldık. Küçük bir kısmı açıktı. Artuklu mimari estetiğine sahip yapının avlusunda, çeşmeden akan suyun yol aldığı şekilsel alanın her birinin anlamı var. Suyun akmaya başladığı yer, doğumu; sonraki çukurumsu alan çocukluğu; ardından gelen uzun-ince şekil gençliği; suyun toplandığı son nokta, havuz benzeri alan ise yaşlılık ve ölümü simgeliyor.
Görülmesi gereken yerleri kısaca özetleyeyim… MeryemAna, Mar Behnam, Süryani Kadim Kırklar Kiliseleri; Kasım Tuğmaner, Melik Mahmut, Latifiye Camiileri; Kız Meslek Lisesi, Mardin Olgunlaşma Enstitüsü, Mardin Üniversitesi Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü Müdürlüğü, Şehidiye Camii ve Medresesi, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ayak izinin bulunduğu rivayet edilen Hatuniye Medresesi. Sabancı ailesine ait müzeyi de bu listeye eklemeli. Bulunduğumuz tarihlerde Abidin Dino sergisi vardı. Ayrıca müze içerisinde, Mardin’in tarihi hakkında geniş bir bilgi, yöreye özgü araç-gereçler ile fotoğrafları bulabilirsiniz.
Dikkatimi çeken Maani Giorida’nın hikayesini paylaşarak gezi notlarıma son veriyorum.
Son Yorumlar