BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA: AĞAÇTAN BİR ELMA DÜŞMÜŞ
Bir Zamanlar Anadolu’da bir ölüm varmış bir ölüm yokmuş. Bir gece, bin yıllardır dirimi ve ölümü bağrına basmış engin ve ıssız topraklar bir ölüyü daha kuytusuna almış.
Gece toprağı, toprak da ölüyü örterken zamana ve bozkıra inatla akan çeşme bir mezar taşı hükmüne bürünüvermiş. Yani hayatın ve canlılığın yerine ölümün işaretine dönüşmüş.
Büyük Anadolu çerçevesindeki küçük bir ilçede o gece çeşmeyi ve ölüyü arayanlar, keşfe çıkan savcı, jandarma, suçluyla aynı araçta polis komiseri, iki polis, doktor ve şofördür. Nuri Bilge Ceylan, bu kez kadrajına ölüm, ölü ve kader kavramlarına belenmiş toprakları ve insanımızı sığdırırken yalnızlık, karamsarlık ve çıkmazlıkla objektifini filtrelemiş.
Film, sözde failin ifadesine göre maktulun gömüldüğü yeri aramak ve sonrasında ölüm nedenini belirlemek üzere yapılan ve izleyiciye çıplak bir gerçekçilikle sunulan otopsi ana temasının üzerinden akarken filmin ana karakterleri kendi hayatlarını, hayatı sorgular ve sorgulatırlar.
Doktor, hikayenin kasabaya en yabancı, kasabada en yeni karakteri. Olan biteni dışarıdan bir gözle izleme yetisine haiz. Bu yüzden filmin başlarında Anadolu tabiatının bir nevi vazgeçilmez fotoğrafı sararmış başakları onun gözünden görürüz. Rüzgarla salınan ve keşif ekibindeki jandarma aracının farlarının sarı ışığıyla aydınlanan otlar Anadolu’nun tek gerçeği ve gerçek sahibiymiş gibi boy gösterirler. Doktor bu manzaraya uzun uzun dalarken bu gerçeğin kendisini de kuşatacağından habersizdir. Aslında bu cümleyi, “izleyici filmdeki karakterlerin ve özellikle doktorun ilçedeki yaşamın kendi kurallarına, gidişatına karşı bir harekette bulunmayacaklarından, bu gidişata en ufak bir direniş göstermeyeceklerinden bihaberidir” diye kurmak daha yerinde olur. Sarsılmaz bir gücü ve bir yerde devlet otoritesini temsil eden savcının karşı karakteri gibi konumlanan doktordan daha farklı bir tutum beklenirken, otopsi raporunda delilleri karartması izleyenin tam olarak anlamlandıramadığı bir durumdur. Otopsi sırasında istemsiz bir şekilde yüzüne sıçrayan kan, ilçenin düzeninin ona da sirayet etmesinin sembolik bir göstergesi gibidir.
“Kadere boyun eğiş” filmin ana temalarından biri. Bir karede, elma yüklü bir ağacın sallanılması sonucu yere düşen elmalardan biri hızla bayır aşağı yuvarlanır ve cılız bir dereye düşer, çok kısa bir süre derede yüzen elma, bir engele takılır ve daha önce yine aynı yerde takılıp kalmış ve artık çürümeye yüz tutan elmaların yanında kalakalır. Ağacı sallayan elin burada bir önemi yoktur, elmanın yazgısı insanın yazgısına teşmil edilmiştir sanki. İnsan iradesi dışında dünyaya gelir, kaderindeki kısa hayat yolunu yaşayıp diğer bütün insanlar gibi bir yerde durup ölüme teslim olur.
Geçmişi hakkında çok az şey bildiğimiz Doktor, bir şekilde ilçeye görevli gelmiş ve mesleğini yapmak dışında onu ilçeye bağlayan hiçbir neden hiçbir insan olmadığı halde orada kalmaya devam etmiş görünür. Filmin bir karesinde dolabının üzerindeki bavula gözü takılsa da hayatının akışına karşı bir tavır alamaz, orada kalıp ilçenin yaşam tarzını üzerine giyinmeye ve bir nevi çürümeye başlar.
Komiser, görevini canla başla yapmaya çalışan filmdeki en renkli karakter. Onun da yazgısına boyun eğmekten başka çıkar yolu yok. Özürlü bir çocuğu, sürekli bu yüzden sıkıntı çıkaran bir karısı olduğu onun ağzından anlatılır ve bu durumda mesleğini sürdürmekten başka çaresi olmadığı da.
Filmde yaşama sevincine, umuda dair hiçbir kare yoktur. Malum gecenin ardından sabah hastaneye giden doktorun güzergâhında patlayan silah sesiyle birlikte kuş çığlıkları duyulur ve kuşlar öbek öbek bulundukları yerden havalanırlar. Genellikle olumlu bir imge olan kuşlar bile korkunun bir yansıması olarak verilir.
Yaşama ve geleceğe dair umudun yokluğu aksine ölüme yoğunlaşma hatta ölüme yatırım yapma hali gece keşif sırasında dinlenilmek üzere uğranılan köyün Muhtarında bile hakimdir. Öyle ki, elektriği bile sık sık kesilen köyde tirajı komik bir şekilde muhtarın en önemli projesi köye bir morg yaptırmaktır. Zira köyün yaşlı nüfusu peyderpey ölmekte, genellikle yurt dışında yaşayan akrabaları ölüyü son bir kez görmek için defnin geciktirilmesini istediğinden ölüler kokmaktadır. Köy bakımsız, derbeder, yaşlı olunca Muhtarın projesi de doğanlara değil ölülere dairdir.
Anadolu insanının ölüm ve yemekle kurduğu anlaşılması güç bağ/birliktelik filmde ilginç detaylarla verilir. Yemek yemek hayatta kalabilmenin temel koşulu, belki de en temel güdüsü. Anadoluda ölü evinde taziyeye gelen hemen herkese ziyafet verilir. Bu karşılıklı bir ritüeldir, gelenler de ellerinde yiyeceklerle gelirler. Bu tavır sanki üstü örtük bir “ölenle ölünmez, hayat devam ediyor” mesajıdır. Ne de olsa, yemek eşittir yaşamaktır, en ilkel düzeyde. Tıpkı bu gelenek gibi, filmde de ölünün gömülü olduğu yeri bulmaya giderken komiser manda yoğurduna duyduğu özlemden bahseder, bu konu üzerine arabadaki karakterler kendi aralarında bir fasıl konuşurlar. Yüksek dozda gerilim içerdiği söylenebilecek bu dakikalarda geçen diyaloglarda izleyenler gülmekle ağlamak arasında kalırlar. Ölümle yemeğin bu kadar yan yana ve neredeyse iç içe geçtiği bir başka karede ise, boğazına düşkün olduğu önceki sahnelerde de gösterilen Şoför, tam da ölünün bulunduğu arazinin civarındaki tarladan birkaç kavun koparır. Bu sahnede uzaktan gördüğümüz kavunlar, ancak arabanın bagajına tıkıştırılıp taşınacak cesedin başının yanındaki boşluklara konuluverince asıl rollerini oynamış olurlar. Yuvarlak bir başın cansızlığına koşut yuvarlak taze kavunlar, ölümle dirimin yan yanalığı, Şoförün bu yalınkat gerçeğe aldırışsızlığıyla verilir.
Bu aldırmama tavrı, başka başka sahnelerde de işlenir. Muhtarın, bütün gece bir ölü peşinde koşan yorgun Savcı’ya, tüm bunlardan bağımsız kendi derdini aktaracak zemini oluşturması ve ilginç projesinden bahsetmesi daha çarpıcı olanı ise otopsiyi gerçekleştiren patalogun davranışlarıdır. Bir insanın ölü bedeni onun için salt kesip biçeceği bir materyale dönüşmüştür, işine başlarken Savcı’ya ve sonrasında Doktor’a kullandıkları alet edevatın yenilenmesine yönelik yakınmaları, söz konusu sahnelerde ölümün soğukluğunu neredeyse yüzünde hisseden izleyeni allak bullak eder. Böylece filmin başlangıç sahnelerinden beri devam eden bu karşıtlık son sahnelerde de sürdürülür. Ölümün sıradanlığı ve sıradanlaşması belki de bu toprakların en yalın gerçeğidir.
Film bazı soruların cevabını ucu açık bırakır. Cinayetin tam olarak neden işlendiği, film bu olay üzerine kurulmasına rağmen, bilinmez. Doktorun neden ilçede kalışı, otopside gördüğü gerçeğin neden üstünü örttüğü, Savcının karısının gerçekten intihar edip etmediği de…
Önemli olan nedenler değildir, filmde sonuçlara da çok önem atfedilmez, sadece bir oluş ve akış vardır ve bunların karşısında irade kullan(a)mayan insan. Örneğin Savcı, karısının kendisinden intikam almak için intihar ettiği örtülü gerçeğinin Doktor tarafından faş edilmesinden sonra bile, bu durum karşısında birkaç kez iç geçirirken ya da çok dalgın bir halde gösterilir. Bu haller böylesi sarsıcı bir gerçeğin karşısında sönük kalır. Aynı şekilde cinayeti işlediği düşünülen sözde sanığın soğukkanlılığı ya da ölenin karısının ölüm karşısındaki ölçülü üzüntüsü…
Anadolu insanı, kader, ölüm ve hayat karşısında çaresizdir. Tüm bu topraklara yöneltilmiş kocaman bir eleştiri. Çünkü tüm bunlar tasavvufi boyutta, ölümü ve sonrasını bir bütün olarak algılayan tasavvurdan çok farklı, çok sığ ve insanı tamamen çaresizliğe iten bir algılayış. Aslında belki film eleştirmekten çok sadece gösteriyor ve filmdeki ana temaları yermek ya da salt bir gerçek olarak algılamak izleyene kalıyor.
Hale hanım sizi gerçekten tebrik ediyorum. sinema sitelerinde yapılan eserin gerçek değerinden uzakta o kadar yorum ve laf salatasından sonra filme bu kadar güzel ve öz bir bakış açısını okumak ülkem ve sanat adına umut verici oldu. başarılarınızın devamını dilerim
Filmi seyrettim ve bir cok sitede yapilan yorumlari okudum.Genelde olumsuz elestiriler vardi..okurken “bence muthis bir film” diyen birinin yorumu arada kaynayip gitmemisti benim icin..bence de aslinda iyi film dedirmisti bana.
Gercekten bu kadar kotu mu ya da gercekten film istedigi sekilde anlasilmamis miydi, ben neden bu kadar olumsuz bulamadim diye de sordum ama..evet akici degil duragan ve yavasca ilerleyen sahnelerdi ama nedense bu beni izlerken sikmadi,sonuna kadar ne olacagini merakla bekleyerek izleyebildim..Sonuclari tam anlamiyla ogrenemiyoruz,geriye soracagimiz bir cok soru kaliyor,boylesi de guzel degil mi bir cok kisi bosluklari kendisi dolduruyor,fakat ince detaylara girersek cevaplari bulamiyor degiliz.Simdi filmin ustune bir de sizin bu yorumunuzu okuyunca hani derler ya”taslar yerine oturdu”..film bana daha bir anlamli geldi..Ancak bu kadar guzel yorumlanabilirdi, detayci, muazzam bir dikkatle ve bir o kadar da kendine öz bir bakis acisiyla..tebrik ederim.