ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

SON YOLCULUK

Sabah erkenden ayrıldım evden, güneşin ilk ışıklarıyla… Evde biraz daha oyalansaydım gün, aydınlığına kavuşacaktı ama belki de bu sokakları, bu denli tenha bulamayacaktım. Çocukken ne bu saatlerde ne akşam karanlığında yani tenhalığın zevkini çıkaramadığımdan olsa gerek hep tutkuyla sevmişimdir tenha sokakları, tenha sokaklar kadar abbaraları da…. Yol üzerinde olmasa dahi, yolumun uzamasını göz önüne alarak behemehâl geçerim bir abbaradan, her gün, sektirmeden… Bilirim, yine çocukluğumun etkisi haylice var bunda da. Hiç unutmam vücudum gibi ufacık aklımla kurguladıklarım yüzünden yalnızken asla geçemezdim abbaralardan, cinlerin barındığı söylenir dururdu nitekim. “Doğrudur”, derdim söylentilere; “Ben bu kadar sevdiğime göre, cinler neden sevmesin ki?”

Ben böylesine dalıp gitmiş, çocukluğumun derinliğinde adeta dipsiz bir kuyuda debelenirken; kimi güzel anıları hatırlayıp neşelenir, kimilerinin hüznüyle “Ahh!” çekerken köşe başında birden karşıma çıkan eşekle avcıyı gören geyik, oltanın ucundaki yemi fark eden sazan gibi irkildim adeta. Eşeğin üzerinde Reşit Emmi, gözlerimdeki korkuyu fark etmesi zor ama bu denli irkilmemi görecek kadar dikkatli, günün ilk eğlencesini bulmuş tavrıyla:

-          “Ne korkarsın be Selim, hiç mi eşek görmedin?”

Acaba daha önce eşek görmediğimi mi vurgulamak istedi yoksa şu an, bu eşeği göremediğimle dalga geçmek mi istedi? Bunu anlayamayacaktım; tıpkı Reşit Emmi’nin üzerine iliştirdiği iğnelerle kendine musallat olan cini yakalayıp nasıl esir aldığını anlayamayacağım gibi. Doğruluğu meçhul bu hikâyeyi efsaneleştiren Kabala eşrafı öyle bir yaymış ki zamanında; Mardin civarında duymayan kalmamış.  Nedeni malûm; Reşit Emmi’yi her gördüğümde de irkilirim, karşıma birden çıkan eşekle karşılaştırılamayacak kadar. Haddinden fazla ürken, en ufak bir olağandışı anda korkan biri değilimdir; lâkin ya anlatılanlar doğruysa ya hâlâ Reşit Emmi’ye mahkûm çeşitli varlıklar mevcutsa…

Tüm bunlar zihnimi meşgul ederken, haddinden fazla duraksadığımı fark ettiğimde; Reşit Emmi, “Âşık bu çocuk, âşık.” diye söylene söylene çoktan yol almış, uzaklaşmıştı yanımdan. Küçülmüştüm o dakika kendi gözümde, meczup gibi muamele edilirken, gereksiz korkumun, hadsiz tavırlarımın kurbanıydım.

*     *     *

Yavaş yavaş Mardin’in tenha, haliyle ıssız, irili ufaklı taş duvarlarla beraber ilerleyen sokaklarından uzaklaşmaya başlamıştım. Güneş, kendini kalenin burçlarından sıcağıyla hissettiyor, ensemden inen terle etkisini gösteriyordu. Allah’tan yolculuğum doğuya doğru değildi ve Güneş’le yüz yüze sürmeyecekti. Aksine istenmeyen biri gibi sırtımı dönüp hızla uzaklaşmaktaydım Güneş’ten, batıya doğru yönelmekteydim.

Kara haber tez duyulurmuş; dün akşam en sevdiğim dostlarımdan, saçından çok sakalıyla, kalbinin güzelliği gözlerinden belli olan dostumun acı haberi geldi tâ Diyarbekir’den. Akşamüstü bir ayyaşın kurbanı olmuş aziz dostum. Ne çok da şikâyet ederdi, hiç memnun olmazdı varlıklarından. Meğer görürmüş sonunu, onların bir zararı dokunacağını. Ama o hiç düşünmez ki kendini. Bencilliğini hiç görmemişimdir şu ömrü hayatımda. Ama ölüm bir bencillik değildir ki. İnsan yalnızken bencil olamaz ve her ölüm yalnızlıktır. Ama insan kendiyle baş başayken daha çok bencil olur ve ‘ölmek’ de kimsenin elinde olan bir şey değildir.

Keşke haberi bana ulaştıran zatla birlikte dönseydim dün gece. Ne garip bir adamdı; üzgün gibiydi ama daha çok korkuyor gibiydi. Alelacele lafları ağzıma tıkıştırıp çekti gitti. Bir şerbeti dahi kabul etmedi, geceyi burada geçirmesini söylememe fırsat kalmadı bile. Hafız’a çok benzettim ama gözleri bir garipti. Hafız’ın ayakları büyüktür, ayağına bakmak hiç aklıma gelmedi. Sahi gerçek miydi o? Belki de rüyaydı gördüğüm, o gelen de Hafız olmasın sakın? Bu aralar çok dalgınım, çok çalışmaktan sanırım. Ama çalışmayayım da n’apayım? Habire sipariş isterler benden. Tüm o siparişler kolay mı yetişir? Kalfa gitmeseydi eğer böyle olmazdı. Ne güzel; bugün hem atölyeye kilit vurmazdık hem de siparişler yerine zamanında ulaşırdı. Yaşam ne de hızlı akıp gidiyor. Daha dün gibi; Hafız’ın “Dünyanın en büyük sanatkârı sensin, aziz dostum.” sözleri kulağımda. Şimdi görseydi şu halimi…