ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

MAHCUP BİR GENÇ

Oturduğu koltuğun gıcırtısından kitabına bir türlü yoğunlaşamıyordu. Artık zamanı gelmişti, kendine yeni bir koltuk almanın. Ama hangi parayla alacaktı?

Hattızatında, koltuktan ziyade ne zaman kitabının başına geçse dikkatini dağıtacak herhangi bir vuku bulmazsa ‘Yolunda gitmeyen bir şeyler var.’ diye endişeye kapılacak haldeydi: “Acaba Fatih’in kedilerine n’oldu? Zehirlediler mi yoksa? Üst komşunun haylaz çocuğunun başına bir iş mi geldi? Gidip bi’ ziyarette mi bulunsam? Yok yok, bu sefer kesin alt komşu hanımını boğazladı; bu kadar sessizlik hayra alâmet değil.” Aklının orta yerinde sahnelenen tüm bu senaryoların gerçekleşme ihtimalinin düşük olmasına rağmen her seferinde inanırdı tüm bunlara.

*     *     *

Bu gıcırtıya dayanamadı artık. Kitabı hafifçe fırlattı masanın üzerine, başını ellerinin arasına aldı, gözleri tavanda bir şeyler ararcasına ellerini çene altında kavuşturdu. Bugünkü cami avlusundaki -sokaktan geçenlerin bir kabahat gibi görmezlikten geldiği- ağlamaklı kadın aklına geliverdi. Aklından hiç çıkmamıştı esasen, etkisinden kurtulamamıştı bir türlü. Hatta koltuğun alelade gıcırdamasını da dikkatinin dağılmasına bahane etmişti. O kadıncağız, dikkatini toparlayamamasının yegâne sebebiydi.

O an, her ne kadar gıcırdasa da koltuğun rahatlığından rahatsız oldu ve bardağındaki sıcacık demli çayı soğuk ve demsiz olmasına tercih edebilirdi. Çünkü o an “O kadıncağız ne yapıyordu?” düşüncesi rahatlığını rahatsız etti. Çocuğunun karnını doyurabilmiş miydi acaba? Ya hâlâ oracıkta, öylece…  Oturu…

Aklında beliren cümlenin sonunu beklemeden attı kendini dışarı. “Anahtarlar neredeydi? Serindi dışarısı, ceket giyse… Ya telefon?.. Telefonsuz dışarı mı çıkılırdı?” Tüm bunları çıkardı aklından. Anahtar kapının üzerindeydi ve yalnızca onu alıp çıksa döndüğünde yeni bir sürprizle karşı karşıya kalmaması için kâfiydi. Kapıyı usulca çekti, bu saatte dışarı çıktığını karşı komşusu Macide Hanım fark etmese fena olmazdı. Aksi takdirde sorgu-sualden, laf anlatmaktan bitap düşebilir, bir yere kıpırdayamazdı. Neyse ki bu çıkış, kapıyla onun arasında bir sır olarak kaldı.

Merdivenler… Hiç bu kadar basamakları tartmadan atlayarak inmemişti daha önce. Takıntıları birden uçtu gitti ardına bakmadan. Basamaklar ayağının altından üçer beşer kayarken o büyük, hantal apartman kapısının açık olmasını arzuladı. Açıktı da nitekim, rahatladı kapıyla vakit kaybetmediği için.

Sokak… Ne kadar da sessiz, sakindi. Kimsecikler yoktu. Bu saatte bu kadar sakinlik… Olacak şey değildi. Kız Taşı yerindeydi, yalnızca köpekler akşamın serinliğiyle ayaklanmışlardı. Uzaktan gelen havlama seslerine -hiç durmayacakmış gibi- eşlik ediyorlardı. Öylesine odaklanmışlardı ki uzaktaki seslere, yanı başlarından geçen bu genci görmüyorlardı adeta.

Köşeden şöyle bir başını uzattı evvelâ, ardından vücuduna izin verdi köşeyi dönmesi için. Yoktu, orada değildi o kadın. Emin olmak istedi, ilerledi, yaklaştı, daha da yaklaştı. Kimsecikler yoktu. Avlunun içine attı kendini; avlu kapıları kale niyetine in cin top oynuyordu adeta. Kulağının uğultuyla fark ettiği rüzgâr, baştan ayağa titremesiyle soğuğu hissettirdi ona. Eve dönse iyi olacaktı; yeni kurtulduğu hastalığın pençesine tekrar düşmek istemezdi nitekim.

Yol boyunca kendi kendine sitem etti: O farklıydı, evet; ama ya dolandırıcının ağzı laf yapanıysa. Dersini kaçırmasına da sebep olmuştu sonuçta. Onca laf… Ne olurdu sanki; o da sokaktan geçen onlarca, yüzlerce insan gibi görmezlikten gelseydi? Umursamayıp yoluna devam etseydi.

*     *     *

Oturduğunda yine o dayanılmaz gıcırtıyla yayıldı koltuğuna. Rahatına kavuştuğunda nefes nefese haline şaşırdı; ara sıra hareket… Biraz egzersiz, fena olmazdı.

Ayaklarını bir çırpıda masanın üzerinde konuşlandırdı, arkasına usulca yaslandı, elleri ensesinde buluştuğunda gözleri yine tavanda gezintiye çıktı. Tavandaki gezinti kısa sürmüş olacaktı ki kitaplıktaki traktör maketinin detaylarında kayboldu şimdi de. Dönüp dolaşıp en nihayetinde masaya ulaştığında -koltuğun gıcırtısına sinirlenip bir türlü yoğunlaşamadığı için- fırlatıp attığı kitabında son buldu, tavanla başlayan göz gezdirme faaliyeti.

Masanın düzenliliğine aykırı duran kitabı gözüyle alıp kitaplıkta yer açtı, Mithat Cemal’in diğer kitabının yanında. Mehmet Âkif gibi nadide bir münevverin yanına layık görmedi, “Üç İstanbul”un Adnan’ını. Üniversite gençlerinin bir ürperme manzarası alan elleri üstünde al sancaklı siyah Kâbe örtüsüne sarılan tabutu gibi Mehmet Âkif’i oradan alıp kitaplığın en üst rafındaki Kur’an ve Safahat’ın arasına yerleştirdi. Adnan’ı ise Suat’ın “Huzur”suzluğunun yanı başında bıraktı. Ve o rafta tüm korku romanlarının “Alacakaranlık”ında Adnan ve Suat’ı yapayalnız bıraktı. “Huzur”suzluğunu orada bıraktıktan sonra ruhsuz bir ton kitap arasında sıkışıp kalan Hayri İrdal’ın çaresizliğini aldı, daha ferah olan alt raftaki “Saat”inin yanında yer edindirdi ona. Mütemadiyen arızalanıp duran “Saat”ine iyi geleceğini ümit etti bir an. Ya da “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” velinimetiydi nitekim; teberrüken, teyemmünen, eskilerin dediği gibi takdisinimet için, ne derseniz deyin Hayri İrdal’ı o rafta o saatin yanında konuşlandıracaktı en nihayetinde.

Bir anlık gözü alacakaranlık rafa ilişti. Üç İstanbul’da takılı kaldı, Zehra’nın mahcubiyetinde. O mahcubiyet, bugünkü cami avlusundaki mahcup kadını aklına düşürdü birden. Adnan’ı gördü kendinde, mahcup oldu o an. Gözleri mahcubiyetiyle yukarılarda daha fazla tutunamadı. “Huzur”unu raflarda bıraktı, mantığını, öfkesini… Birer birer bıraktı raflarda. Rahatını…

Halil İbrahim ÖZTÜRK

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi

Kamu Yönetimi 2. Sınıf Öğrencisi

(Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız)