ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

İKİ FARKLI KUŞAK – İKİ ARADA KALMIŞLIK

Sessiz Ev, 1983 yılında yayımlanan Orhan Pamuk’un ikinci romanıdır. Yazara 1984 Madaralı Roman Ödülü ve 1991 Prix de la Découverte Européenne (Avrupa Keşif Ödülü)’nü kazandıran bu romanda Türkiye tarihinde meydana gelen iki önemli siyasi olayın toplum üzerinde nasıl etkiler bıraktığını daha yerel ve gündelik hayat içerisinde okuma fırsatı buluruz.

Aile içi ilişkiler ve aydın-halk ilişkisini, Fatma Hanım’ın zihni üzerinden Selahattin Bey’in konuşmalarıyla gözlemleriz. Selahattin Bey’in hayatını, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine rastlayan gençlik yılları ve İttihat ve Terakki yönetimine denk gelen yirminci yüzyılın ilk yarısı olarak ifade edebiliriz. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’dan birçok konuda geri kaldığı bu dönemler ve yeni arayışlar Selahattin Bey’in Doğu ve Batı toplumuna bakış açısıyla yansıtılır. Selahattin Bey, içinde bulunduğu Doğu toplumuna utançla bakmaktadır. Bilimden ve akılcı düşünceden uzaklık, Selahattin Bey için katlanılamaz bir şeydir. Romana göre, Selahattin Bey, Batı’daki pozitivist zihniyeti; Fatma Hanım sorgulamadan kabul ettiği “günah”  ve “ayıp” nitelendirmeleri ile doğmatik Doğu’yu temsil etmektedir.

Avrupa’da kiliseye karşı başlatılan on sekizinci yüzyıl Aydınlanma Hareketleri döneminde öne çıkan önemli ögelerden biri Diderot, Jefferson gibi yazar ve filozofların sanattan bilime her türlü bilgiyi içeren çalışma “Ansiklopedi” dir. Bu yayınlar, dönemin dili olan Fransızca’yı toplumun her kesimine hitap edecek şekilde kullanarak nasıl bilgiyi yöntemli bir şekilde, alfabetik olarak sıralamışlarsa; toplumun da bu bilgileri edinerek bilgiden gelen bir düzene ve aydınlanmaya kavuşacakları iddiasını taşımıştır. İnsanların düşünme biçimlerini değiştirmeyi hedefleyen bu aydınlar bir bakıma Sessiz Ev romanında Doğu’nun Aydınlanma Hareketi’ni başlatmak ve bunun bir numaralı kahramanı olma arzusunu içinde taşıyan Selahattin Bey tarafından temsil edilir.  “İşte,bunlar ve her şey bilinmeli, bize gereken bu; bir ansiklopedi…” [1]

Selahattin Bey, ömrünü bu çeşit etkileri olan ansiklopedi yazmaya adamıştır. Bu yüzden para kazanma kaygısı duymadan sadece ansiklopedilere yönelerek ve karısı Fatma Hanım’ın mücevherleri ile geçinerek hayatını devam ettirir. İçinde müthiş bir bilim aşkı vardır. Karısı Fatma Hanım’a sürekli Tanrı’nın olmadığını, her türlü varlığın sebebinin bilim olduğunu söyletmeye çalışırken Selahattin Bey’in bilimi Tanrı edindiğini görürüz. Aslında Selahattin Bey’in temsil ettiği pozitivizmden çok daha fazlasıdır. Başka görüşe ve yaşam tarzına  tahammülü olmayan, bilimi sırf Doğu’ya inat Tanrı edinmiş hırçın ve öfkeli konuşan bir kahramandır. Hizmetçisi ile olan gayrimeşru çocuğu Recep, Selahattin Bey’in Doğu’nun ahlakına karşı çıkışının bir göstergesidir. Bilimi ansiklopedi yazmakla temsil ederken, Doğu’daki gelenek ve ahlak yapısına karşı oluşunu da bu gayrimeşru çocuğundan utanmayarak, karısının yanında hizmetçi kadını överek gizlemeden ifade eder.

Selahattin Bey, Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde Batı’ya hayranlık besleyen ve yönetim biçimini ve toplumu tamamıyla Batı’yı baz alarak değiştirmeyi hedefleyen bir neslin belki de abartılı olarak temsilidir. Bilimi savunurken bilimsel değil ideolojik olma hali karakterin bulunduğu topluma karşı öfkesini ve kibrini yansıtmaktadır.

Selahattin Bey karakteri akıllara bu süreç sonrasında Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yaşayan Abdullah Cevdet örneğini getirmektedir. Abdullah Cevdet de tıpkı Selahattin Bey gibi ateisttir ve toplumun değerlerini küçümseyen bakış açısıyla topluma çağdaşlığı lütfetmektedir(!)

Selahattin Bey kibirli, baskıcı, tepeden inme ideolojik pozitivizmin seçkin ve toplumdan uzak insanlarını temsil ederken; Fatma Hanım ise sorgusuz sualsiz aslında dini bilgisi olmadan geleneksel olarak öğrendiği dogmatik hayatı ile toplumun diğer uç noktasını cahil kesimi temsil etmektedir. Fatma Hanım, Selahattin Bey’in kendine hakaret ederek kendi doğrularını dikte ettiği zamanlar susmaktadır. Hatta içinden cehenneme gideceğinden emin olduğu Selahattin Bey için dua etmektedir. Aralarında hiçbir zaman doğru bir iletişim kurulamaz. Fatma Hanım odasında bekler ve Selahattin Bey’e pek müdahale etmez. Suskunluğu ve tepkisizliği ile Doğu’nun boyun eğişini yansıtır. Batı ile Doğu arasındaki çekişme aynı evin içinde etkili ve sorunlu bir şekilde yaşanmaktadır.

Bu kadar ayrı dünyalara ait iki insanın birbirlerini sevmeden aynı evde yaşamasının okuyucuya anlattığı şey; aynı topluma ait iki grubun arasındaki büyük uçurumlardır. Bir grup bilimi Tanrı edinmiş ve her şeyin çözümünü Batı’da arar, kendi toplumundan neredeyse tiksinir. Diğer grup ise gelişmeye, değişmeye ve iletişime kapalıdır. Batı’ya ucube gözüyle bakar, aslında korkusu bilgisizliğinden ve inançlarının temelininin olmamasındandır.

Romandaki ikinci önemli tarihi olay, Selahattin Bey ve Fatma Hanım’ın torunları üzerinden anlatılan 1980 darbesi öncesinde yaşanan yoğun siyasi olayların günlük hayattaki gerginlikleridir. Türkiye’nin neredeyse tamamının sağ ve sol kutuplaşmayla bu yıllarda yaşadığı kaosun gençler üzerindeki şaşırtıcı ve ironik etkilerini okuruz.

Sağ kesim Hasan karakteri üzerinden, sol kesim Nilgün karakteri üzerinden temsil edilir. Yazar, Nilgün karakterinin zihniyle okuyucuyu buluşturmazken Hasan karakterinin zihninde gençler arasındaki “ülkücü” bakış açısını okuruz.

Hasan, Nilgün’a âşıktır. Ancak ülkücü arkadaşlarına bunu söyleyemez. Çünkü kız kominist gazetesi (Cumhuriyet) okumaktadır. Devrimci olduğunu her sabah bu gazeteyi almasından anlarlar. Sahip olunan objelerin insanların düşüncelerini yansıttığı ve bu yüzden teröre sebep olduğu o yıllar bir gazete bir insanı tanımak için yeterlidir. Neredeyse özne nesneye hapsolmuştur.

Hasan’ın konuşmalarından aslında ülkücü grupla yola başladığı için bu grupla devam ettiğini anlarız. Mustafa’ya (reis) karşı içinden şiddetli eylemlerde bulunmayı geçirse de yapamaz. Nilgün’e aşık olduğu halde; Nilgün, Hasan’a “Pis, faşist!” dediği için onu yol ortasında öldüresiye dövmekten çekinmez. Romanın sonunca Nilgün ölür. Hasan’ın aşkının kurbanı olmuştur.

1980 olaylarında sevgi ve şiddet duyguları dahi düşünce ayrılıklarından dolayı tamamen farklı şekillerde kendini gösterebiliryordu. Hasan ve Nilgün üzerinden bizlere yazarın sunmaya çalıştığı şey, o yıllarda herhangi bir düşünceyi benimsedikten sonra duyguların da bu düşüncenin ölesiye esiri olmasıdır. Gençler uyuşmuşçasına benimsedikleri ideolojiyi haklı çıkartmak için sevdiklerini öldürmekte, Hasan’ın Nilgün’ü öldürmesi gibi ya da toplumun aslında hiç hoş görmediği esnaftan haraç toplama gibi eylemlerde çok rahat bulunabilmekteydi.

Kişisel çıkarların düşünce adı altında yaşanabildiği, yolsuzlukların arttığı, duyguların ve düşüncelerin iç içe geçtiği tamamen kafası karışık bir toplum yapısının zeminini bu iki karakter arasındaki ilişkiden çok rahat gözlemleyebiliyoruz. Bir yandan Hasan, Nilgün’e sırf yakın olabilmek için her sabah erkenden plajda onu izlerken ve onun tarağını habersizce çantasından alırken, markette parası olmamasına rağmen sırf kendisini beklediğini anlamasın diye Coca Cola alırken; diğer yandan Nilgün’ü koşullanmış bir şekilde şuursuz zihni sebebiyle dövebiliyor.

Nilgün’ün de Hasan’ın da aklına çocukken hep beraber oyun oynadıkları yıllar yazar tarafından satır aralarında sürekli hatırlatılıyor. Aynı geçmişten ve çocukluktan gelen, birçok paylaşımı olan insanların düşünce ayrılığı ve buna tahammüllerinin olmaması yüzünden iletişim kuramadıkları aşikârdır. Hasan’ın Nilgün’ü dövmesinin sebebi ideolojik nedenler yanında, belki bundan daha çok iletişimsizliğin karakter üzerinde yarattığı öfkenin sonucudur.

İki farklı tarihi arka planda, iki farklı nesilin yaşadığı sorunlar ve iletişimsizlikler toplumun genelini yansıtması açısında önemlidir. Bazen tarihi olayların genel sonuçlarına yerel ve gündelik hayattan daha fazla yoğunlaşmak, tüm eylemlerin en önemli aktörü olan insanın iç dünyasında nasıl etkiler bıraktığını anlamamızı zorlaştırıyor.

Orhan Pamuk’un bu romanı karakterlerin tarihi süreci kendi iç dünyalarında nasıl yaşadıklarını anlamamız açısından önemlidir. Kendilerini ve bir başkasını tanımlarken ötekileştirmeyi tercih eden roman karakterlerini kendi tarihi arkaplanları ile daha rahat resmedebiliyoruz.

——————————

[1] Pamuk,O. Sessiz Ev, İletişim Yayınları, s.26, 2010

 

Övgü KAFADAR

Boğaziçi Üniversitesi, İşletme 2.sınıf öğrencisi.

Adı yok, Sus Dergi, Gökekin ve Yol Edebiyat’ta çeşitli yazıları yayımlandı.