ETİKETLER

İLGİLİ YAZILAR

PAYLAŞ

FARKETMEZ

Bulaşık makinesini doldurmak kadar kolay olsa her şey… Bulaşık makinesini boşaltmak mesela. Yani her şeyin bir zıttıyla varolduğu şu dünyada. Bulaşık makinesini doldurmak ve boşaltmak bile kendilerini zıttıyla varediyor. Ve ben, evet bulaşık makinesini hemen doldurup haftalarca boşaltmayanlardan olarak. Hatta içinde ki kahve fincanlarının desenlerini unutacak kadar. O süre zarfında az olan fincanları ve tabakları sık sık elimde yıkamak daha kârlı diye düşünürüm hep. Zaman açısından. Bir gün bunun hesabını yapmam gerek. Öyle mi gerçekten, değil mi yoksa? Çünkü artık alışkanlık olduğu için hayatımda kapladığı yer daha önemli. Elimde yıkadığım süreleri üst üste koyduğumda, makineyi boşaltmak ve tekrar doldurmaktan daha çok zaman kaybedeceksem… Kendimi bu alışkanlıktan vazgeçmeye zorlayabilirim. Evet. Ve iradem bununla başedebilecek kadar güçlüdür.

Herkesin konuştuğu ve arkasını dayadığı gibi. Ben. Umut dolu sözler ya da umutsuzluk dolu sözlere inanmıyorum. İkisi de yok. Ya da her ikisi de var. Farketmiyor. Gerçekten farketmiyor. Her ikisine de aynı uzaklıkta ve aynı yakınlıktayız. Şu gökyüzü mesela. Bir bakıyorsun güneş. Bir bakıyorsun yağmur. Dedim ya güven olmaz. Olmuyor. Hepsi ya da hiçbiri. Olabilir. Olursa olur. Olmazsa olmaz. Olsa da, olmasa da. Birilerini mutlu eder, birilerini mutsuz. Basit bir muhasebe denklemi kurduk mu? Dengelenir. Eşittir 0. Yazıyla sıfır. Rakam olarak, okunuşu da sıfır. Yani ki dünyanın aydan çekilen fotoğrafına baktığımızda hepsi aynı. Ben demek ki ayırt edemiyorum içi mavili beyazlı bir bilyeyle dünya arasındaki farkı. Ben ki muhasebeye aslında hiç inanmayanlardanım. İnanmıyorum zorla değil ya? Saygım da yok. “Görüşünü desteklemiyorum ama seni gayet iyi anlıyorum.” diyenlerden de değilim.Muhasebeye hiç saygı duymuyorum kısaca. Ama hesapsız olmaz. Hesap verebilmeli insan. Evvela kendine. Mesela ben, muhasebeye küs olduğumdan, uzun zamandır kendime hesap veremiyorum. Hiçbir hesabım sıfıra eşitlenmedi. Dengeye erişemedim. Eksilerle artılarla karışık vaziyetteyim. Ve bu zihnimi dolduruyor. Uyumadığım zamanlarda uykulu gibi. Uyuduğum zamanlarda zaten rüya görürüm. Rüya meselesi daha karışık, hiç girmeyelim. Zira bazı meseleler hesapsız kitapsız konuşulmaz.

Dediler ki bana, eskiden sözlü kültür varmış. Sonra yazılı kültür. Sonra tekrar teknoloji çağıyla yeniden sözlü kültür. Ben söyleyeyim. İnanmayın. Neden mi? Çünkü sözlü kültür olsaydı itaat olurdu. Üniversite öğrencileri mesela.  Dünyanın çarkını, dönüş hızını bile hesaplamadan öğretiversinler size. Hem de bir o kadar emin. Bilgili. Tecrübeli. Teori dolu olsa, ne olur? Sahip olabilecekleri tek şey olan. İtaatlerini, benlik algısına yedirdikleri an. Kimse tutmasın onları! Eğitime olan inancım da böylece yok oldu. Yani ben desem şimdi eğitime karşıyım. Olmaz. Ama karşıyım. Çünkü ancak hayvanlar eğitilirler. Burada bir gönderme yok. Gerçek anlamda hayvan. Sözlük anlamında. “Canlılar üçe ayrılırlar: Bitkiler, hayvanlar, insanlar.” İşte o ortadaki. Bildiğiniz kuş, böcek, köpek gibi. Tuvalet eğitimi verirsiniz. Pati eğitimi. “Elini uzat oğlum.” Hangi türdense hayvanınız uzatır. “Aferin benim oğluma!” gibi. Komutlara belirli tepkiler verme eğitimi. Ama insan başka. Hayvan gibi eğitilmez. Gördüğümüz üzere eğitilemiyorlar da. Ortaya başka bir tür çıkıyor. Uzaylı gelse, melez derdi. Biz tabi insan diyoruz. Üniversite mezunu “nitelikli” eleman ya da. Diyoruz. Deriz.

Şark reformistir dedi bir yazar. İnandım ben de tabii. E hadi görelim, bu hale gelişimiz bir reformdu elbet. Ya bundan sonrası? Şimdi bütünlük olsun diyerek. Önceki paragrafa gönderme. İtaatten kastettiğim, bir başka itaat. Yani ki bir bilene. Kendini bilmeyene, bilir denmez zaten. Kendini bilenlere de rastlanmıyor ya. Umut dolu ya da umutsuz. Farketmez dedikten sonra. Öyleyse şimdi umutlu olalım. Bir bilen varsa. Ki hep vardır. Kendini bilen. Ve dahi kendini bilmeyenlerin hepsini bilen. İtaat edilecek. İtaat benlik, ve bireyciliğin en önemli kırılma noktası çünkü. Kendini bilene itaat, her şey demektir ve dahi hayat.
Çöl ortasında susuz günlerce gezen bir adamın karşısına su dolu kuyu çıksa. Ama yanında kova olmasa. Ya da kova olsa. İp olmasa. O kuyuda ki su, susuzluğunu nasıl gidersin? Ya da biri gelsin saatlerce suyu anlatsın. H2O desin, yağmur desin, ısı-sıcaklık, buhar desin. Susuzluğa bir faydası? Yok. İtaat işte suya ulaşmak için gerekli. Su bütün sızıların ilacıysa. Suya ulaşamayanların halka halka bütün çölü doldurduğu bir vakitte. İp de, kova da bir o kadar gerekli. Herkes için hayati. Susuzluktan kavrulurken. Çölün tam ortasındayken. Üzerimize gelen yağmur bulutlarını dahi “Gölge etme, başka ihsan istemem!” diye kovarken. Olmuyor sahiden. Daha da olmaz. Bu dünya bu muhasebeyle artık onmaz.
Ve ben. Bulaşık makinesini boşaltıp boşaltmayacağımı düşünürken. Yine bir çoğu giden zamanın. Kafa karışıklığı içerisindeyim. Dedim ya farketmez.

Dedi ki şair;
“Sızıyı gideren su,
Suyun sızladığını kimseler bilmez.”

Farkettiğim(iz) zaman. Oyundu tüm yazdıklarım. Ki kısaca. Hepsi ya da hiçbiri. Her zaman.

Aslında farkeder.

 

Nezihe ŞEKER

Boğaziçi Üniversitesi